15 Ağustos 2020


BİRLİKTE VAROLMAK



Dr. Oğuz FİDAN

A- A+

Bugün çok açık bir biçimde görülüyor ki, Türkiye yaklaşık yüzelli yıldan beri, batılılaşma hareketlerinin ve buna karşı gösterilen tepkilerin doğurduğu bu iki kesimli sosyal tabanda cereyan eden kimlik bunalımının yarattığı kültür ayrışmasının neredeyse her alana yansıdığı bir ülke haline gelmiştir.

 Bu ülkede devletiyle, siyaset çevresiyle, medyasıyla, işadamıyla, aydını ve sanatçısıyla, gelişmiş ülkelerde rastlanmayan bir biçimde, sanki ikiye bölünmüş bir toplum, bir millet yaşamaktadır.

 Kısaca Türkiye’de, biri kimliğini tarihinden, inancından, geleneksel değerlerinden, yani kendi kültüründen aldığı özelliklerle belirlediğini ifade eden, diğeri bunların yerine batının kültür değerlerini koyan bir başka kimliği sahiplenmeğe çalışan iki kesim yaşamaktadır. Tabii ki bu iki kesim bu kadar keskin çizgilerle ayrılmasa da, bu bir gerçektir.

Cumhuriyet döneminde daha belirgin bir biçimde ortaya çıkan bu ikiye bölünmüşlüğü bazı bilim adamları radikal laisizm politikasına bağlamaktadırlar.

 Cumhuriyet’i kuran kadronun, Osmanlı döneminde İslam’ın kişi üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılmasına duydukları tepki sonucu, İslam’ı yalnızca bir vicdan meselesi olarak görmenin yanlışlığına işaret eden Şerif Mardin, bunun sonucunda oluşturulan radikal laiklik anlayışının toplumda yarattığı boşlukları “Kemalizm”in dolduramadığına dikkati çekmekte ve haklı olarak, bu tutumun doğurduğu tepkinin Türkiye’de iki ulus yaratma tehlikesine kapı açtığını belirtmektedir.

Dış mihrakların değil, bizzat kendimizin yarattığı bir kimlik bunalımının eseri olan bu “İki Türkiye”nin mensupları, bugün birbirlerini nitelemek için, bazan gizli, bazan da açıktan açığa; ilerici-gerici, çağdaş-yobaz, milliyetçi-kozmopolit, laik-müslüman, Atatürkçü-şeriatçı gibi terminolojilerle katı bir ideolojik ayrışmaya gitmektedirler.

Eğer bir ülkede, yöneten devletle yönetilen toplum arasında böyle zıt bir ikili yapı varsa, orada büyük bir yanlış hüküm sürüyor demektir. Günümüz Türkiye’sinde geleneksellikle-modernizm arasında bocalayan bu tür bir yapı oluşmaktadır.

 Ama bu Türkiye, aynı zamanda pekçok iç ve dış problemin her geçen gün biraz daha sıkıştırdığı, bunlara çözüm üretemedikçe, bunun yarattığı hayal kırıklığı içerisinde acz ile kıvranıp duran bir ülke görüntüsü sergilemektedir. Kıvrandıkça da sıkıntılarının sorumluluğunu, “dış mihraklar” üzerine yıkmak süretiyle sahte bir tatmin duygusu içine girmekte ve hıncını bir türlü somut biçimde ifade edemediği “dış mihraklar”dan alamadığı için de, kendi kendisiyle çatışarak rahatlamaya çalışmaktadır. 

  100 yıllık Cumhuriyet Türkiye’sinin, artık ideolojisiyle, rejimiyle, devletiyle, toplumuyla, başta ekonomisi, siyaseti, eğitimi olmak üzere bütün kurumlarıyla önü tıkanmış ve pek çok kimse tarafından ortaya çıkan aksaklıklar kısık sesle de olsa tartışılmaya başlanılmıştır.

 Türkiye Cumhuriyet’i Devleti, dünyada hızla itibar kaybetmekte, içeride ise vatandaşının gözünde her gün ağır bir prestij kaybına maruz kalmaktadır.

Batı emperyalizminin istilasına uğramış bir imparatorluktan, Anadolu toprakları üstünde kahramanca bir mücadele ile bağımsızlığını elde ederek çıkan bu genç devlet, yeni bir ideoloji, yeni bir rejim, yeni bir toplum ve yeni bir kültür yaratma iddiasıyla işe başladı. Belki çok haklı olarak batı medeniyetinin üstüne çıkmanın hayalini kurdu; “Ortaçağ karanlığından” kurtulmuş, sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir millet hedefledi.

 Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden hayata döndürmek imkânsız ve üstelik anlamsızdı. Altı yüzyıl gibi uzun bir ömür süren bu yaşlı devlet zaten tükenmiş bir durumdaydı. Muhakkak ki yeni bir yola girmek gerekiyordu.

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugün yaşadığı bu karmaşık görüntüyü teşkil eden bütün arızaların temelindeki ilk ve en büyük yanlışı, cumhuriyeti kurarken yaptı: Geçmişini düşman ilan ederek ya da yok sayarak, geçmişi ile bağlantı kurmayı reddetmekle işe başladı. Eğitim ve kültür politikasını redd-i miras üzerine kurdu. Radikal laisizm temelinde şekillenen Kemalist resmi ideoloji, islamın yerine yeni bir din hüviyetiyle ikame edilmeye çalışıldı.

Kemalist Cumhuriyet, büyük çoğunluğu müslüman bir ahaliden oluşan ve yaklaşık bin yılı aşkın bir süredir İslam’ı hayatının her safhasında kendine temel yapmış bir milletin, bu inancı birden bire toplumsal hayattan dışlayarak vicdanına gömüp yalnızca ibadet seviyesine indirgeyerek yaşamaya ve fazla uzak olmayan bir gelecekte onu hayatından büsbütün çıkarıp atmaya kolay alışacağını ve bunun belli bir baskı yöntemiyle gerçekleşebileceğini varsaydı.

İçinde bulunduğu dünyayı algılamakta güçlük çeken ve kendi toplumuna yabancılaşan Türkiye Cumhuriyeti Devleti , “devlet-millet” ayrışması sonucu çözümlenmesi zor sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Batılı devletlerin içişlerimize karışması ve çözümlerin dışarıdan empoze edilmesi bizatihi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yapılan hatalar sonucu olmuştur.

İşte bugün Türkiye’nin iç yönetiminden uluslar arası ilişkilerine, siyaset felsefesinden ekonomi stratejisine, kültür politikasından eğitim anlayışına varıncaya kadar her alanda elini kolunu bağlayan, geleceğine yönelik ciddi projeler üretmesine engel olan, siyasi ve toplumsal hayatını tıkayan, tek kelimeyle, Türkiye’nin hayat damarlarını kurutan temel problem, Kemalizm-İslam, başka bir deyişle, Atatürkçülük- Müslümanlık çatışmasıdır. 

Bugün, Türk siyasi hayatındaki tıkanıklığı yaratan çatışmanın arkasında da, aslında bu Kemalizm-İslam çatışması yatmaktadır. Bu çatışma eğer durdurulmazsa, Türkiye’nin gerek içeride, gerek dışarıda bugüne kadar karşı karşıya kaldığı problemlerden kat kat daha vahimleriyle yüz yüze geleceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Doğrusunu söylemek gerekirse, büyük çoğunluğuyla müslüman kimliğini hala taşımakta ve taşıyacak olan Türkiye’de, sözünü ettiğimiz Kemalizm-İslam çatışmasının temelinde, ideolojik dayatmacılıktan başka, islam hakkındaki bilgisizliğin de rolü olduğunu kabul etmek gerekiyor. Hem Kemalist kesimde, hem de islamcı kesimde mevcut olan bu bilgisizliğin, Türkiye’de siyasi hayatta olduğu kadar, bilimsel ve entelektüel hayatta da büyük boşluklar ve sonuçta gerginlikler yarattığını çeşitli vesilelerle gözlemekteyiz.

Sonuç olarak: Türkiye’nin bütün kesimleriyle, özellikle Türkiye’nin geleceğine yön verme konumunda bulunan siyasetçi ve aydın kesimiyle, bir yandan İslam’ı yeniden ve doğru olarak, diğer yandan Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan yakın tarihi her türlü ihtiras ve kaygıdan uzak olarak öğrenmeye ihtiyaç vardır. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte Mustafa Kemal’in oynadığı belirleyici rolü ve İslam’ın bir iman akidesi olarak yaşamın bir parçası olduğunu geleneksel şartlanmaların dışına çıkarak anlamaya şiddetle ve acilen ihtiyaç vardır.

 

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır