27 Ekim 2021


Bir ’Hürriyet’ Hikayesi Özelinde Bir İnceleme



Serhat Şabap

A- A+

Türkiye siyasetinin tecrübeli ismi, CHP’de Genel Sekreterlik (1992-94) ve Kültür ve Turizm Bakanlığı (2007-2013) yapmış olan Ertuğrul Günay’ın 2020 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ve Hürriyet Partisi özelinde Türkiye siyasetinin kronikleşen sorunlarına adeta teşhis ve reçete sunan kitap, bulunduğumuz dönemin  ‘sorunları’ incelendiğinde bugüne de bir deniz feneri mahiyetiyle ‘aydınlık’ sağlıyor.

Kitap özelindeki değerlendirmeye geçmeden önce neden böyle bir inceleme yazısı yazmak istediğimi de açıklamanın fayda olduğunu düşünüyorum. Öncelikle kitabı tarihsel bir anlatı olarak dahi ele alacak olursak Cumhuriyetin ilk yıllarından, 1960 darbesine kadarki demokrasi serüvenimize ışık tutuyor olması bile incelenmeye değer bir anlamı barındırıyor. Ama aynı zamanda tecrübeli bir siyasetçi olan Ertuğrul Günay, bugün hala yaşadığımız aksaklıkların temelindeki sebepleri irdelemiş ve olumlu/olumsuz örnekler aracılığıyla bugünlere çözüm sunmuş. Bugün Türkiye’de yaşanan sorunların aşılabilmesi için dünden ibret almamız gerektiği kanaatindeyim. Özetle Günay’ın da sıkça atıfta bulunduğu, Akif’in dizelerine sığınarak: “İbret alınsaydı tekerrür mü ederdi tarih?” diyor ve ‘incelemeye’ geçiyorum. Başta kitabın yazarı olmak üzere kitap üzerine yazan/çizen herkesin de hoşgörüsüne sığınıyorum.

Bir ’Hürriyet’ Hikâyesi - Ertuğrul Günay | İletişim Yayınları | Okumak  İptiladır Müptelalara Selam!

Kitap, çok partili dönemde özgürlükçü bir siyaset girişimi(55-58) olarak nitelendirilen, Hürriyet Partisinin ‘hikayesini’ anlatıyor. Temelde dört bölüm üzerine yazılan kitap sırasıyla,

- Tek Partiden Çok-Partiye

- Çok Partili Sistemde İlk Yıllar

- Hürriyet Partisi

-Hürriyetçilerden Kalan, başlıkları etrafınca şekilleniyor. Son olarak ekler bölümünün içerisinde Hürriyet Partisi Programı, okuyucuyla paylaşılmış ve parti kurucularının tanıtımı yapılmış.

Kitap, muhtevası itibariyle teknik bir analize indirgenemeyecek kadar geniş olduğundan, teknik eleştirilere yoğunlaşmadan diyebilirim ki oldukça sade ve duru bir dil ile yazılmış. Ayrıca bir çırpıda okunanlar kategorisine girmeye de aday.

Birinci bölümde, ‘Tek Partiden Çok-Partiye’ başlığı altında, Tek Parti döneminin siyasal atmosferini aktaran Günay, 1923’te Cumhuriyet’in ilanından, 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesine kadar geçen yaklaşık çeyrek asırlık süre içinde Türkiye, “Tek Parti Rejimi” ile yönetildi(s.15) diyor. Bu döneminin daha iyi anlaşılması içinde, “Tek Parti”, devleti yönetmenin ötesinde, zamanla devletle iç içe bir görünüm taşıdı. 1936-1938 yılları arasında valiler Cumhuriyet Halk Partisi’nin il başkanı, parti genel sekreteri iç işleri bakanı oldu(s. 15) Diyerek dönemin atmosferini okuyucularına aktarıyor.

Bu dönem içerisinde saman alevi gibi parlayıp sönen yeni parti denemelerinin yaşandığına da değinen Günay, 17 Kasım 1924’te kurulan/kurdurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kısa serüvenini de okuyucularına sunuyor. Bu kısa süreli çok-partili siyasal hayata geçiş döneminden sonra Demokrat Partiyi ortaya çıkaran süreci, Parti yöneticilerinin yola çıkarken ki ideallerini, süreç içerisinde ideallerden kopuşun nasıl ve neden gerçekleştiğini, daha sonra bu kopuştan rahatsız olan ilkeli siyasilerin özgürlük inancıyla yola çıktıklarını, bu özgürlük meşalecilerinin Demokrat Partiden kopuş/koparılış serüvenlerini ve ‘Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi Olarak Hürriyet Parti’sinin’ ‘hikayesini’ derinlemesine işliyor. Son aşama da ise Hürriyetçilerin, bir fikir kulübü olarak kalışını ve particilik konusundaki eksikliklerinden ötürü yaşadıkları siyasal süreci bir ‘ders’ mahiyetiyle anlatıyor.

Kitap özelinde yazılan birçok eleştirel yazıda da kitabın günümüze ışık tuttuğu dile getirilmekte. Bunun başlıca sebebi bugün yaşadığımız ötekileştirici siyasal sürecin, ‘dün’ de yaşanmış olması. Bugün farklı siyasal oluşumlar nasıl ki farklı yaftalamalara maruz kalıp ihanetlerle suçlanıyorsa o dönemde de maalesef benzer söylemlere maruz kalındığını da kitap içerisindeki birçok nokta ile şahitlik etmekteyiz.

Bunlardan birine örnek olarak; “Recep Peker’in başbakanlığında CHP hükümeti, her türlü muhalif hareketlenme ve örgütlenmeyi solculuk/komünistlikle suçluyordu. Türkiye siyasetinde “Moskovacılık” suçlaması ilk defa bu dönemde ortaya çıktı; fanatik CHP’liler tarafından DP’ye karşı icat edildi(sy.30). Bu ve benzeri ithamlar ve ötekileştirici siyasal söylemlere maruz kalan Demokrat Partili yöneticiler nitekim zor günlerden geçmişti. Ama ne yazık ki aynı Demokrat Partili yöneticiler iktidara gelince kendilerine karşı muhalif tutum sergileyen hareketlere ve kişilere de aynı yakışıksız nitelendirmeler ile hitap etti. Hatta bir dönem “Tek Parti Rejiminin” baskıcı otoritesinin zorluklarını beraber göğüsledikleri yol arkadaşlarına dahi..

Dünden bugüne siyasetin, hiç değişmeyen ‘kurtlu’ yüzünü kitabın birçok bölümünde gözler önünde seren Günay, bunun yanı sıra ‘düne’ dair umut verici, erdemli hadiseleri de sunuyor ve aslında bugünlere de ‘yol’ gösteriyor. Bu durumun en güzel örneklerinden birini;

Meclis konuşmasında Hürriyet Partilileri ‘çetecilikle’ itham eden DP Genel Başkanı Adnan Menderese karşı çıkan, Demokrat Partinin Edirne Milletvekili Cemal Köprülü’nün tutumunu aktararak gösteriyor.

Köprülü: “Dünkü arkadaşlarımızı çetecilikle itham ediyorsunuz. Bu nasıl söz? Ben böyle bir partide artık duramam” diyerek demokrasi tarihimizde örnek alınacak bir tutum sergiliyor.

Kitaptan, çok ilginç bir hadiseyi de eklemeden yapamayacağım. Siyasetin, yok edici tutumuna ilginç bir örnek ise Kırşehir’in il statüsünün kaldırılması hadisesi.

“1954 seçiminde CMP’ye fazla oy vererek Osman Bölükbaşını Meclis’e göndermiş olan Kırşehir, il olmaktan çıkarılarak ilçe yapıldı(sy.48).” Bu durumu Günay, “İktidara oy vermeyen yörelere gözdağı veriliyordu(sy.48).” Diyerek tanımlıyor.

Günümüz özelinden de mukayese edilebilecek hadiselere medya üzerinden devam etmek istiyorum. Bugün Türkiye’de temsili dahi olsa bir medyanın varlığından söz etmenin zor olduğu günlerden geçiyoruz. Mesleğini hakkıyla icra etmeye çalışanların ise Türkiye’de ‘özgürce’ barınamadığı ise maalesef üzücü bir gerçek. Medya önünde parlayan simaların ise ‘gazetecilikle’ olan ilişkileri sorgulanır boyutta. Güç sahiplerini eleştirmek bir tarafa neredeyse bazı ‘gazetecilerin’ siyasal temsilcilere yakıştırdığı söylemler kutsallaştırma mahiyetinde. Günay, kitap içerisinde bugünlerin bir başka yansıması olan bu elim havayı, DP başbakanı Menderes’e ithafen sergilenen tutum aracılığıyla aktarmış:

“İktidarı besleyen Vatan gazetesinde 1 Ocak 1955 tarihli bir yorum yazısına göre, başbakana sadece Türkiye değil, dünya hayrandı. Bir yurtdışı gezisi sonrasında başbakan, “Ya Rab, bizim neden bu ayarda devlet adamlarımız yok,” diyen ABD’lilere gıpta ve saygı telkin etmişti(sy.46). Bu durumu ‘tabasbus’ ile tanımlayan Günay şöyle bir yorumda bulunuyor: ”Özellikle Doğu toplumunda güç ve başarı sahiplerinin çevresini saran bu yeni “tabasbus” halesi onun kişiliğini de büyük ölçüde değiştirdi(sy.46).”

Yola çıkarken ki Menderes ile yol içinde ki Menderes’in, yaşadığı dönüşümü de bir noktada güç sahiplerinin, etrafında şekillenen ‘yüceltici’ kimselerin etkisi olduğunu yine kitapta ki birçok nokta ile gösteriyor ve bugünlere ışık tutuyor. Kitap ile ilgili tarihsel bir anlatının ötesinde, diyerek kast ettiğim sadece bugün Türkiye’de yaşanan olayları daha iyi anlamamızı sağlamasından ziyade, Türkiye siyasetine yakın zamanda katılan siyasal hareketlere ve bu hareketlerin yöneticilerine de geçmişten ders alınası örnekler sunarak katkı sağladığını söyleyebilirim.

Yine bugünlerle mukayeseye bizi sürükleyen diğer satırlar ise şöyle:

“1950’nin rüzgarıyla bir ölçüde iyileştirilmiş olan Basın Kanunu, seçimden önce 8 Mart 1954’te yeniden baskıcı ve kısıtlayıcı hale getirilmişti. Devletin itibarı ve özel yaşamın gizliliği gerekçeleriyle, siyasilere yönelik eleştirilere ağır yaptırımlar getirilebilecek hükümler konulmuştu(sy.48).”  

Bunun yanı sıra: “Hüseyin Cahit Yalçın, 1 Aralık 1954 günü tutuklanarak Ankara Cezaevine konuldu. Seksen yaşındaydı(sy.48).”  İşte özgürlük ve demokrasi söylemleriyle yola çıkan DP’nin günün sonunda( gücü elde ettiği o ân) geldiği nokta böyleydi. Demokrat Parti’nin “Tek Parti Rejiminin” ruhuna everilmesine dayanamayan Hürriyetçilerin, böyle bir atmosferde doğduğunu söyleyebiliriz. DP’nin dönüşümünü ise yine Günay’ın ifadeleriyle aktaralım:

”1946’nın başında özgürlük ve kalkınma vaatleriyle yola çıkan ve 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti kuruluşunun onuncu, iktidarının beşinci yılı dolmadan vaatlerini unutmuş, yıllarca eleştirdiği “Tek Parti” zihniyetinin kötü bir kopyası olma yoluna gitmişti(sy.48).”

 

Hürriyet Partisi: Çok Partili Dönemde Özgürlükçü Bir Siyaset Girişimi(55-58)

Hürriyet Partilileri, Demokrat Parti’nin kurucu ilkelerinden uzaklaşmış olmasından ve giderek “Tek Parti Rejiminin” ruhu ile bütünleşmesinden rahatsız olan ve özgürlük meşalesini ellerinden bırakmak istemeyen bir grup ilkeli siyasi olarak tanımlayabiliriz. Günay, Parti kurucularını;

“Partinin liderliğini samimi bir özgürlükçü olan ve bu konuda tek parti döneminde de bedel ödemiş olan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu üstlenirken; Ekrem Alican, Fethi Çelikbaş, Turan Güneş, Ekrem Hayri Üstündağ gibi etkili isimler partinin kuruluşunda yer aldı. Bunun yanında sonraki dönemde siyaset ve akademi dünyasında tanınacak olan Şerif Mardin, Aydın Yalçın, Muammer Aksoy ve Coşkun Kırca gibi genç kişiler de Hürriyet Partisi içerisinde görev aldı(s.76).” Diyerek tanıtıyor.

Partinin kamuoyunda oluşturduğu atmosferini ise:

“Hürriyet Partisi siyasete getirdiği özgün fikirlerle büyük bir ilgi gördü. Demokrat Parti, giderek otoriterleşiyor ve toplumu kutuplaştırıyordu. CHP muhalefeti ise devletçi reflekslerle topluma büyük bir reform öneremiyor, pasif bir görüntü çiziyordu. Böylesi bir siyasi atmosferde Hürriyet Partisi’nin kurumsal çözüm önerileri henüz yeni kurulmuş olmasına rağmen büyük dikkat çekiyordu. Zira bir süre sonra Demokrat Parti’den daha çok sayıda milletvekilinin katılması ile CHP’yi geçerek Meclis’te ana muhalefet partisi konumuna yükseldi (s.97).” Bu satırlar ile aktarıyor.

Parti kurulduğunda sahip olduğu fikirler ve temsilcisi olan kişiler aracılığıyla Ankara sokaklarına yeni bir soluk getirmiş gibi görünüyor. Yalnız Günay’ın da üzerine sıkça durduğu durum ise bu yeni soluğun, dar bir çerçevede ki gruplar ile sınırlı kalmış olması ve bu ilginin de bir süre sonra tükenmesi. Hürriyetçilerin yaşadıkları en büyük problemin teşkilatlanma olduğunu Günay’ın ifadelerinde görüyoruz. Teşkilatlanma sürecinde seçici tavırları Anadolu’da çok ağır kalmalarına sebebiyet vermiş. Nitekim girdikleri ilk seçimde (1957 seçimleri) başarısız olmuşlardı. Seçim sonrasındaki tabloyu Günay’dan dinleyelim:

“1957 seçimi Hürriyet Partisi için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Parti kurulduğundan bu yana henüz iki yıl dolmamıştı, ama ilk günlerin ilgisi onları abartılı beklentilere, galiba biraz da rehavete itmişti. Kuruluşun ardından katılan milletvekilleriyle Meclis’te sayıları CHP’yi geçmiş, ana muhalefet konumuna gelmişlerdi. Başlangıçta basında ve ülke düzeyinde ilgi büyüktü. Bu ilgi onları tehlikeli bir özgüvene sürüklemiş, zorunlu durumlar dışında ülkeyi gezmekte çok gayretli ve başarılı olamamışlardı. Basında yazdıkları, Meclis’te konuştukları iyi hazırlanmış, araştırılmış bilgi dolu ve önemliydi; ama 1950’lerin Türkiye’sinde basın mesajların halka ulaşması için yeterli değildi. Parti kuruluşunun yarattığı heyecanı, heyetler halinde gezerek dalga dalga Türkiye sathına yaymaları gerekiyordu. Bunun yerine Ankara’da masa başı tartışmaları, düzgün metinler, bildirgeler, programlar yazmayı önemsemişleri ama siyasetin halkla yüz yüze yapılan bir insan ilişkisinin içerisinde yer bulabildiği gerçeğini ihmal etmemişlerse de, gereğini tam anlamıyla yerine getirememişlerdi(sy136-137).”

Günay, Hürriyet Partisi’nin hâl-i pürmelalini bu ifadeler ile okuyucularına aktarıyor. Kitap içerisinden alıntılanacak, bugünlere örneklendirilecek daha çok dizeler mevcut. O yüzden ben bunlar ile yetinmek istiyorum. Kitap ile ilgili birçok güzel noktaya değindikten sonra naçizane şunu söyleyebilirim, Kitabın yazıldığı yıllardaki dış politik dengelerin ve dinamiklerin iç siyasete olan etkisine belki biraz daha değinilseydi dönemin atmosferi daha anlaşılır kılınabilirdi. Özetle bu değerli çalışmayı okuyucularına sunan Günay, ayrıca çalışması ile literatürdeki önemli bir eksikliği de büyük oranda doldurmuş. Benim kanaatime göre kitap yalnızca tarihe ve siyasete ilgi duyanlara değil, yaşadığı dönemin sorunlarından mustarip olan her bir ferde hitap ediyor. Görünen o ki ilerleyen günlerde çokça tartışılacak ve üzerine çalışmalar yapılacak bir eser kaleme alınmış. Günay’ın kitabında yaptığı gibi bende sonsözü Akif’in dizleri ile tamamlamak istiyorum.

Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

"Tarih"i  "tekerrür"  diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

 

Yorumlar (1)



Misafir
Hasan KEBELİ Diyorki: 9 ay önce
Bir ’Hürriyet’ Hikayesi Özelinde Bir İnceleme

Harika, özgün aydınlatıcı bir çalışma olmuş. Ellerinize sağlık Serhat Şahap bey