
Adalet, ahlak, merhamet, dürüstlük, doğruluk gibi değerler insanlık tanımının vazgeçilmez ilkeleridir. İnsan olmanın gereği olarak dürüst, erdemli, güvenilir, hak ve hukuka riayetkâr olmak zorundayız.
Mü’min olarak da insanlık değerlerine ilave olarak Tevhit temelinde bir imana, sadece Allah’a has kılınan bir ibadete, iman ve ibadette samimi olmaya, bunun için de riyadan, istismar ve gösterişten uzak durmaya mecburuz.
Bu bağlamda Dindarlık; insanlıktan ayrı değil, insanlığı kemale erdiren bir yaşam tarzıdır.
Dindar olmak; insanlıkta ve imanda samimi olmaktır. Bu samimiyeti yaşamında, eylemlerinde, ibadetinde göstermeyenlerin dindarlığı da insanlığı da ya zayıf ve eksiktir veya göstermelik ve istismardır.
Dindar insan; din ile samimiyet, din ile dürüstlük ve din ile adalet arasındaki güçlü bağın farkındadır ve bu nedenle dini, hiçbir koşulda çıkarlarına alet etmez ve istismar konusu yapmaz. Davranışlarında dürüstlük ve samimiyeti, ibadetinde de ihlası temel ilke edinir:
“Dini Allah’a has kılarak O’na ibadet edin.” (A’râf, 7/29)
--
Peki din istismarı denilince ne anlamalıyız?
Özetle şu tanımı paylaşmak istiyorum:
“Din istismarı; dini inançları, kutsal değerleri ve kavramları araçsallaştırarak kişisel, siyasi veya maddi çıkarlar sağlamak, insanları aldatmak ve sömürmektir. Dinin özündeki samimiyet ve ihlası ortadan kaldırarak, inancı bir güç veya menfaat aracı haline getirmektir.”
Müslüman filozof, allame El Kindî’ye (ö.866) isnat edilen şu sözler, Ticari ilişkilerde din istismarını tanımlamak bakımından çok önemlidir:
“Bir şeyin ticaretini yapan onu satar, sattığı ise artık kendisinin değildir. Kim din ticareti yaparsa onun dini yoktur!”
Bu durumda esnafın, malını satmak için dindar görüntüsü vermesi, zikir, tesbih, Kelime-i tevhid, salavat okuması, dini çıkarına alet etmektir, dolayısıyla istismarıdır.
--
Dinin siyaset alanında kullanılmasına gelince, çok şey yazmama gerek yoktur. Dinin; Seçim ve iktidar için araçsallaştırılması, Politik amaçlara alet edilmesi ve siyasal hayatın her alanında istismar edilmesinin en açık örneklerini AK Partinin 24 yıllık iktidar ve siyasetinde görmek mümkündür.
Parti kongrelerinde Ayet-Hadis okumak, Seçim mitinglerinde elde Kur’an nutuk atmak gibi istismarın birçok boyutuna şahit oluyoruz.
Özetle insanları aldatmak, yalan söylemek, yapamayacağını va’d etmek ve vadini yerine getirmemek gibi olumsuz özellikler; konumu, mesleği, sınıfı ne olursa olsun her insan için itibarsızlık, güvensizlik nedenidir. Bu özellikler, insanlık değerleriyle örtüşmediği için ahlaka aykırı kabul edilir. Ahlaki olmayan her davranış ve söylem de herkes için olduğu gibi politikacılar için de çirkindir.
Bu bağlamda insanlık değerlerini politik hedefleri için istismar etmek topluma ve insanlığa ihanettir.
Din ve inanç değerlerini de istismar etmek, politik amaçlarına alet etmek hem topluma hem insanlığa ihanet olduğu kadar Dine ve Allaha da ihanettir.
--
Kılık-kıyafet gibi "dini bir görünüm" vererek toplumu etkilemek, hurafe ve menkıbelerle insanlara vaaz vermek, Cennette köşkler, saraylar, huriler va’d etmek sıradan ve çokça yapılan istismar örnekleridir. Benzer riyakâr davranışlarla, sarık-sakal- cübbe ile toplumu aldatan, yanıltan ve dini olduğu zannedilen kıyafetleriyle saygı görenlerin sayısı oldukça fazladır.
Muhammed İkbal: “Dinin müftüsü fetva satıcısı oldu. Her cübbenin içinde bir tüccar gizlidir.”
“Ey iman edenler! (Din adamlarından) Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar.” (Tevbe, 34)
Bir hikâye ile dikkat çekmek isterim:
Bir gün yaralı bir kuş Hazret-i Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hazret-i Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır. Ve ona sorar;
-Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?
Derviş kendini savunur;
-Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim.
Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı.
Ben de üzerine atladım.
Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada da kanadı kırıldı.
Bunun üzerine Hazret-i Süleyman kuşa döner ve der ki:
-Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın?
O sana sinsice yaklaşmamış.
Sen hakkını savunabilirdin.
Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?
Kuş tekrar kendini savunur:
-Efendim, ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım.
Avcı olsaydı hemen kaçardım.
Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allahtan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.
Hazret-i Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesi için emir verir:
-Kuş haklı.
(Adamın) Kolunu kırın!
Kuş o anda öne atılıp der ki:
-Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın!
Hazret-i Süleyman sebebini sorar.
-Kuş sebebini şöyle açıklar:
-Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar...
Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın...
Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın...”
--
Ziya Paşa’nın şu veciz sözleri de bizim “istismar” tanımını teyit etmektedir:
“Lânet ola ol mala kim, tahsiline onun,
Ya din ola ya ırz veya namus ola alet.”
(Hayatta en mukaddes değer dindir. Elde edilmesi için dini, iffeti veya namusu araç kılan (kirleten) mala mülke lanet olsun!
Misafir