
Siyasi kirlenme sadece yolsuzluk, hırsızlık, kamu malını yağmalama, ihalelerde usulsüzlük, kişisel çıkar edinme, torpil/adam kayırma gibi siyasi ahlaka aykırı davranışlarla sınırlı değildir.
İddialarından vaz geçmek, sözlerini unutmak, ilkesiz davranmak, temel sorunlara ilgisiz, duyarsız ve sorumsuz davranmak, yetersiz ve niteliksiz insanları seçmek gibi davranışlar da siyaseti ve siyasetçiyi kirletir.
Bunlardan daha önemlisi, otoriter siyasetin kendisi kirlenmenin kaynağını oluşturur. Liderden başlayarak aşağıya doğru hiyerarşik bir düzenle oluşan otoriter siyaset, hukuk, ahlak ve teamülleri yok saydıkça kirlenir, aktörlerini kirletmekle kalmaz partileri, kurumları ve bağlantılı olan kesimleri de kirletir.
Böyle bir düzende dürüstlük, doğruluk, ahlak, adalet, ehliyet, liyakat gibi ilkelerin hayat bulması mümkün olmaz. Söz konusu ilkeler daha çok riyakarların, düzenbaz ve çıkarcıların maskesi olarak kullanılır. Riyakarlık yaygınlaştıkça siyaset de siyasetçiler de kirlenir ve itibarsızlaşır.
Otoriter siyasette lider eleştirilmez, sorgulanmaz, yanlış ve hataları tartışılmaz, sadece ferman, buyruk, emir ve talimatları yerine getirilir. Bu durum içselleştirildiğinde farklı fikrilerin, önerilerin, liyakatin bir önemi kalmaz. “Padişahım çok yaşa!” misali riyakâr ve kirli bir siyaset tarzı hâkim olur.
Günümüzde partileri, siyaset ve devlet kurumlarını kirleten nedenlerin başında söz konusu otoriter siyasetin geldiğini düşünüyorum.
--
Siyasi kirlenmede toplumun rolü de büyüktür.
Geçmişte, daha çok iktidar partilerinde yoğun bir kirlilik yaşanırdı. Günümüzde ise %0,5 dahi seçmen desteğine sahip olmayan partiler de dahil, iktidar ve muhalefet partilerinin tamamında otoriter siyaset anlayışının neden olduğu kirlenme yaşanmaktadır.
Kirlenme derinleştikçe ve yayıldıkça rüşvet, hırsızlık, pervasızlık, şımarıklık, utanmazlık, yalan ve aldatmak da politikacılar ve bürokratlar için sıradan hale gelir. Bu anlayışın siyasete egemen olmasında hiç kuşkusuz oy ve destek veren kitlenin de payı büyüktür.
Konuyla ilgili kullanılan şöyle bir deyim vardır:
"Rüşvetçi politikacıları, düzenbazları, hırsızları ve hainleri seçen halk kurban değildir, suç ortağıdır."
Bu nedenle kirlenmişlik konusunda yalnız politikacıları suçlamak yeterli değildir, kamu müteahhitleri başta olmak üzere siyasetle ilişkili çevreler, çıkar bağlantıları kurmuş dernekler, cemaatler, vakıflar, gruplar, kitle örgütleri de kirliliğin suç ortaklarıdır.
Siyasi kirlenme, en başında siyasete ve siyasetçiye duyulan güveni ortadan kaldırdığı ve siyasetçiyi itibarsızlaştırdığı için sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.
--
Siyasetçinin kirli ilişkileri siyaseti de kirletir.
Şüphesiz kirlenme, mevcut partilerle başlamış değildir. Geçmişten günümüze kadar askeri, bürokratik veya yargı marifetiyle siyasete yapılan her müdahale kirlenmenin yolunu açmıştır. Bunlardan en önemlisi 1980 Askeri darbesinin getirdiği ve kirlenmenin yasal güvencesini oluşturan Siyasi Partiler ve Seçim Yasasıdır. Siyaseti kontrol etmek, gerektiğinde yönlendirmek ve demokratik siyasete geçişi engellemek için getirilen bir yasa.
Dolaylı da olsa karar yetkisini tek kişiye veren söz konusu yasa, seçim öncesi değişiklik vaatlerine rağmen parti liderleri tarafından özellikle korunmuş ve günümüzde geçerliliğini sürdürmektedir. Siyasi partilerin bu konudaki tutarsızlığı siyasetin kirletilmesine büyük katkı sağlamaktadır.
Güç-siyaset ilişkisi kuran ve siyaseti kirleten uygulamalardan birisi de siyasetin finans kaynağıdır. Her seçimde yapılan sınırsız harcamaların kaynağı belirlenip denetlenmedikçe kirlenmeyi önlemek mümkün değildir. Aday tespitlerinde dahi yaşandığı iddia edilen bu ilişkinin, siyaseti kirlettiğini inkâr etmek gerçekçi değildir.
Daha önemlisi, söz konusu ilişkiyle bilgi, dürüstlük, nezaket, vakar, liyakat, adalet ve ahlak gibi nitelikleri olan insanlar, siyaset dışında bırakılarak ve engellenerek kirli düzenin devamı sağlanmaktadır.
--
Hukukun egemen olmadığı her ülkede siyaset de toplumda kirlenmeye mahkumdur.
Adaletsiz uygulamalar artıkça ve hukuk güvenliği ortadan kalkınca toplum-siyaset ve siyasetçi ilişkisi daha çok önem kazanır. İnsanlar, haksızlık karşısında hukuk yerine siyasetçilerin himayesine sığınmak zorunda kalır.
15 Temmuz darbe kaosu sonrası yaşanan kaos, iktidar-toplum ilişkisini derinden sarsmıştır. Masum ve temiz bilinen birçok ilişkinin arka planında kirli ittifaklar olduğu ortaya çıkmıştır. İktidar, bu ittifaklardan ve ilişkilerden hukuka sığınarak arınmak yerine yeni ittifaklar kurmuş, hukuksuzluğa ve keyfiliğe dayanarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde KHK uygulamalarının bir trajediye dönüşmesi boşuna değildir.
15 Temmuz karmaşası sonucu iktidar partisinin demokrasi dışı tutumu ve Ana muhalefet partisinin desteği, siyasete duyulan güveni tamamıyla ortadan kaldırdı. Anayasa ve yasalar yerine güç, otorite, keyfilik, yandaşlık siyasetin belirleyici argümanları olarak önem kazanmaya başladı. Hukuk yerine güç ve keyfiliğin egemen olduğu bir ortamda siyasetin temiz kalması mümkün olabilir mi?
Esas olarak 15 Temmuz aydınlatılmadıkça haklı- haksızı, temiz-kirliyi, doğru-yanlışı ayırmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. İktidar kadar muhalefet partilerinin de karanlıkta kalan gelişmişlerden sorumlu olduğu unutulmamalıdır.
—
Hamaset siyaseti de inançları da kirletir.
En az yolsuzluk, usulsüzlük, hukuksuzluk kadar gerçekmiş gibi devamlı tekrar edilen bazı sözler, iddia ve söylemler, siyaseti daha çok kirletmektedir. Adalet, demokrasi, hak, hukuk, özgürlük gibi söylemlerde olduğu kadar din kardeşliği, ümmet birliği iddiası ve dini söylemler de siyaseti kirletmiştir.
Siyasette hamaseti en çok kullanan liderlerden biri R. T. Erdoğan’dır. Dilinde Filistin ve Gazze hiç eksik olmadı. İsrail aleyhtarlığı ve kullandığı dili bugüne kadar hiçbir siyasi liderin kullandığını düşünmüyorum. Hamasetle sadece Müslümanlar arasında değil, dünyada ezilen bütün halkların takdirini kazandı.
Ancak İsrail’in en büyük kazanımı, Filistin’in ise en büyük kaybı AK Parti iktidarında gerçekleşmiştir. İsrail karşıtı olarak bilinen Irak, Libya, Lübnan, Suriye ve İran bu dönemde zayıflatılmış ve Suriye topraklarının önemli bir kısmı İsrail’in işgali altına girmiştir.
En önemlisi de Gazze Soykırımı bu dönemde yaşanmış ancak Türkiye-İsrail ilişkileri olumsuz yönde hiç etkilenmemiştir.
Türkiye’de yapılan NATO zirvesinde Gazze gündeme dahi gelmemiştir. Aksine Ateşkes mutabakatına rağmen komşu İran’a saldırı emri Ankara’dan verilmiştir.
Yağmacı Trump, Golan Tepelerini İsrail toprağı olarak Ankara’da bir kez daha tekrar ederken, yanında büzülüp oturan “Mücahit!” el-Culani, sessiz kalarak işgali onaylaması bir tarafa, konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmayan CB Erdoğan’a ne demeli? “Dünya liderliği” bu mu?
İslamcı çevrelerin ve AKP yanlısı kesimlerin Gazze’nin gündeme dahi gelmediği bir zirvede, Trump-Erdoğan dostluğunu ve Emine Erdoğan hanımın başörtüsüyle konukları karşılamasını bir “zafer” olarak göstermesi gerçekten trajikomiktir.
Coğrafyamızı tahrip eden ve katliamlarına aralıksız devam eden, Siyonist İsrail’in işgalci politikalarına sınırsız destek veren dünyanın en güvensiz, en kötü, en zalim lideri ABD Başkanı Trump’ı “dost” olarak ağırlamak ve onu memnun etmek için yırtınan İslamcı kesimin nasıl kirlendiğini görmemek için ya kör olmak ya da onlar gibi kirlenmiş olmak gerekir.
Zirvede Filistin ve Gazze için olumlu açıklamalar bekleyen iktidar yanlısı kesimlerin, yandaş medya ve İslamcı yazarların, aksi durum ortaya çıkınca hiç renk vermeden CB Erdoğan’ın siyasi duruşunu alkışlamaları, kirlenmenin siyaset alanının dışında da her tarafa egemen olduğunun kanıtıdır.
FSM köprüsünün ABD bayrağıyla ışıklandırılmasını dahi görmezden gelen bu kesimlerin tavrını normal karşılamak mümkün mü?
NATO üyesi olmanın gereğini yapmak yerine, Amerikancılık veya Siyonizm’in hamisi Trump dostluğu yapmak övünülecek bir durum olmaması gerekirdi. Yakın dönemde bölgemizde akan kanın ya doğrudan veya dolaylı faili ve destekçisi Trump değil mi?
İslamcı olduğunu iddia eden bu kesimlerin tutumu siyaseti de toplumu da kirletmeye hizmet etmiyor mu?
Bu durumda temiz bir siyaset ve temiz bir toplumdan söz edebilir miyiz?
--
Peki AK Parti ve İslamcılar bu duruma nasıl geldi?
Sistemden dışlanan ve ötekileştirilen kesimlerin, başlangıçta AK Partiyi desteklemelerini haklı bulmasam da anlayışla karşılıyorum. İddialarında samimi olanların hızla tasfiye edilecekleri ve geri kalan kısmının kirli sisteme entegre edileceğini bilmemeleri de bir mazeret sayılabilir.
Zaman geçtikçe sisteme yakınlaşan AK Parti, uygulamalarıyla gerçek yüzünü göstermeye başladı.
Henüz ilk dönemde, dürüst ve düzgün birisi olarak bilinen ve benim de böyle olduğuna inandığım Hatay Milletvekili Fuat Geçen’in kendi partisinin Hatay ilinde yolsuzluğa nasıl bulaştığını delilleriyle ortaya koyduğunda, sahiplenilmesi, takdir edilmesi ve daha etkin bir konuma getirilmesi gerekirken partiden ihraç edilmesi, AK Parti yönetiminin yolsuzluk konusunda duyarsız davranacağının ip uçlarını vermişti. Fuat Geçen’in onurlu, sorumlu tutumu cezalandırıldığında artık kirlenmenin yolu açılmış oldu. Çünkü temiz kalanlar için artık gelecek parlak görünmüyordu.
Kirlenme yönünde ikinci gelişme olarak da 1 Mart Tezkeresi olarak bilinen ve 25 Şubat 2003'te hükûmet tarafından TBMM'ye sunulan "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi" oylamasında ret oyu veren milletvekillerinden kırk civarında kişinin seçimlerde listeye konulmayarak tasfiye edilmesi olayıdır.
Konuya duyarlı olmak yerine tasfiyeyi görmezden gelen dindar görünümlü çevreler, iktidar avantajını iddialarına tercih ederek din referanslı siyasetin kirlenmesine onay verdiler.
Tasfiye kadar, dışlanan milletvekillerinin istisnalar dışında duyarlılık göstermemesi ve tepki vermemesi de AK Partinin kuruluş kodlarından hızla uzaklaşmasını kolaylaştırmış oldu.
AK Parti, kuruluş ilkelerinden ve hedefinden sapmasına rağmen yeni ve eski milletvekillerinden büyük ölçüde destek almaya devam etmesi, hukuksuzluğa ve otoriterliğe rıza göstermenin bir sonucudur. Oysa toplu bir kopuş veya parti içi muhalefet AK Partiyi kodlarına geri döndürebilirdi.
AK Partinin temiz siyaset, hukuk ve demokrasiden sapmasının nedenlerinde biri de kanaatime göre Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi kurucu kadronun partide etkilerinin yok olmasıdır.
Etkin ve belirleyici oldukları ilk dönemlerde AK Partinin siyaset tarzı, hizmet odaklı politikaları ve kendi içinde işleyen istişare mekanizması çok sesli bir görüntü verdiği için demokratik siyaseti önemli hale getirmişti.
Abdullah Gül’ün Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde ortaya koyduğu devlet ve siyaset adamlığı davranışı, nezaketi ve dengeli tutumu siyasete değer kattığı hatırlandığında, parti üzerindeki etkisini kaybettiğinde de siyasetin nasıl olumsuz yönde değiştiğini hep birlikte gözlemledik. Bundan olumsuz olarak en çok etkilenen de hiç şüphesiz AK Parti olmuştur.
Özellikle 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe muammasından sonra AK Parti artık tanınmaz hale geldi ve tamamıyla dönüştü. Omurgalı ve duyarlı milletvekilleri yerine çoğunluğu biat-itaat ve sadakat ilkelerine bağlı ve lidere bağımlı milletvekilleri tercih edildi. Bu dönüşüm nedeniyle AK Parti, bizzat partililer tarafından AKP olarak tanımlanmaya başlandı. Bu değişim ve dönüşüm dahi siyasetteki kirlenmeyi açıkça göstermektedir.
İktidar partisi kirlendiğinde, iktidar değişimi zorunludur. Değişim gerçekleşmediğinde İktidarın, siyaseti tamamıyla kirleteceği kaçınılmaz hale gelir.
--
Siyasi kirlenme kanıksanmış ve toplumsal kabul görmüştür.
Temiz siyaset ve temiz toplum iddiasıyla yola çıkan AK Parti, siyaseti de toplumu da beklenenden daha çok kirlettiği iddia edilebilir. Geçmiş iktidarlardan farklı olarak dini hayat ve inanç bakımından da ifsat ve kirlenmeye yol açtığı düşünülebilir.
Türkiye’nin bir hukuk ve adalet devleti olmadığı zaten biliniyordu ancak iktidar uygulamalarına karşı adalet ve hukuku savunmanın suç sayılması AKP döneminde başladı. Bu dönemde yargının iktidar sopası görüntüsü vermesi tek başına siyaseti kirletmek için yeterli olmuştur.
Trajik olan, siyasi kirlenmenin ve popülizmin günümüzde Türkiye siyaseti için bir sorun teşkil etmemesidir. Siyasi partilerin temsilcileri konuştuğunda “sütten çıkmış ak kaşık” görüntüsü vermeleri, kirlenmenin kanıksandığını göstermektedir.
Mevcut iktidarın öncülüğünde popülizm bir marifet olarak siyasete tamamıyla hâkim olmuştur. Hiçbir dönemde popülizm günümüzde olduğu kadar toplumsal kabul ve destek görmemiştir. Bu bağlamda AKP’yi baltanın sapına benzetebiliriz:
“Orman küçülüyordu ama ağaçlar baltaya oy vermeye devam ediyordu. Çünkü balta kurnazdı; sapı tahtadan olduğu için ağaçları, kendisinin de onlardan biri olduğuna ikna etmişti.”
--
AKP’ye ömür biçmiyorum, can çekiştiği ortadadır ancak gerçek olan şu ki AK Parti çoktan öldü.
Sonuç olarak, kirletilmiş partilerle temiz siyaset inşa etmek mümkün değildir. Öncelikle toplumda temiz siyaset ihtiyacının oluşması için toplumsal duyarlılığın artması, siyaset ve siyasetçi üzerinde baskı oluşturması gerekir. İktidara duyulan öfke, kin ve nefreti düşmanlığa dönüştürmek yerine temiz siyaset talebini büyütmek zorundayız.
Kuşkusuz iktidar değişimi çok önemlidir, hatta zorunludur ancak temiz siyasetin mevcut partililerle mümkün olduğunu düşünmüyorum. Çözümü, hukuku esas alacak ve kirlenmiş otoriter siyasete itiraz edecek toplumsal-sivil bir harekette görüyorum. Yeni siyaseti belirleyecek de bu toplumsal hareket olmalı.
Misafir