24 Mart 2026


Hicret...



Abdurrezak Dervişoğlu

A- A+

Her büyük kavramın bir sözlük anlamı, bir de ıstılah anlamı vardır. Yüksek kavramların sözlük anlamları bazen kavramın çağrışımını daraltır, evrensel bağlamını tarihe hapseder.

Onun için büyük kavramlar söz konusu olduğunda kavrayışların da büyük olması için sözlüklerin ötesine geçebilmek gerekir. Zira sözlük sadece söz ile ilgilidir; oysa kavram ve kavramak eylemi, idrak, akıl, duyu, ruh gibi unsurlarla tahkim edilmelidir.

Yüksek bir kavram olan hicretin Türkçe bir karşılığı da “göç”tür.

Göç, siyasal, toplumsal ya da ekonomik nedenlerle bireylerin ya da toplulukların bulundukları, oturdukları yerleşim yerini bırakarak başka bir yerleşim yerine ya da başka bir ülkeye gitme eylemi olarak sözlüklenmiştir.
Hicret ise yine lügat anlamıyla:
“kişinin herhangi bir şeyden bedenen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” anlamına gelmektedir. Hz. Muhammed’in öncülüğünde Mekkeli Müslümanların Medine’ye göç etmeleri Hicret olayını ifade etmektedir.

Esasen hicret, insanlık tarihi ile özdeş iken onu belli bir zaman dilimiyle sınırlandırmak büyük bir eksiklik, hatta tarih, insan ve “hareket” bilmezlik olarak kabul edilmelidir. Göç kavramını hicret ile anlamdaş kılarsak —nitekim bu anlamdaşlık yatay anlamda mümkündür— hicretin insanlık tarihinde birey ve toplumların yaşamlarındaki sürekliliğinden ve kesintisizliğinden söz edebiliriz ki bu ameliye, kavramın daha iyi kavranmasını sağlayacaktır. Kaldı ki hicret kavramının anlam alanına, zorunlu olarak bu eylemin büyük mücadelelerle ilişkisi de eklenmelidir.

Bireysel ve toplumsal hareketi kodlayan hicretin sosyal, siyasal, ideolojik, ekonomik, teolojik temelli olması onu büyük değişimlerin/dönüşümlerin/devrimlerin tahrik edici gücü olarak ele almamızı gerektirecektir. Tarih sahnesine, varlık alanına çıkan ilk insan, formu gereği yürümek zorundaydı. Zira ayaklı bir varlıktan beklenen, ayağının hakkını verip yürümesidir. İlk hicret, beden hapishanesinden çıkma biçiminde bedeni kullanmaya ve onu doyurup dinlendirmeye karar verme aşamasıdır. Paleolitik çağ olarak kodlanan bu dönem insanını harekete geçiren daha çok yaşamsal ihtiyaçlardır. İlk ihtiyaçların daha çok tüketme, var kalma biçim ve anlayışını zihinsel bir anlam barındırmayan eksik hicret olarak tanımlamak mümkündür.

Tekâmüle ulaşma adına yürüyüş devam etmeliydi. Araç ihtiyacı, eşya ihtiyacı, zihinsel, cinsel ihtiyaçlar, inanma ve tapınma ihtiyacı gibi muharrik unsurlar yürüyüşü çeşitlendirmiş, ona nitelik katmıştır. Atlaslara düşen insan, yaşamı mümkün kılmak adına özlemlerinin, isteklerinin, ihtiyaçlarının, maddi ve manevi, bedeni ve zihni arzularının peşinde yürümeye devam etmiştir. Toprak ve su ile münasebeti, ağaçlar ve taşlar ile tanışıklığı yürüyüşünü derinleştirmiş, ihtiyaçlarını çeşitlendirmiştir. Artık ilahi müdahaleyi alacak, tapınma ihtiyacını doğru temele oturtacak bilgiyi, estetik özlemlerini mutlak bir rehberlik ile destekleyecek kıvama ulaşmıştır.

Şimdi sıradan yürüyüşler, bedeni maddi sınırların ötesinde kavranacaktır. Ötelerden bir ses duyulacak: “Ey Âdem, sen melekût âleminin itirazına rağmen seçilmiş oldun. Sana eşyanın bilgisini/isimlerini öğretiyorum. Ey insan, sana bir ruh üfledim, akıl ve irade verdim. Seçebilme özgürlüğü verdim ve seni en güzel bir formda yarattım. Ama senin mayanda çamur var. Sen diyalektik bir formsun; şehvet ve akıldan yaratılmış bir form. Bir tarafın a‘lâ-yı illiyyîne layık, diğeri esfel-i sâfilîne…” Çamurdan ruha bir hareket beklentisi ile yaratılan insanın dinamikliği; hareketi, düşünmeyi, tefekkürü, yürümeyi, nihayet “hicreti” icbar etmişti.

Âdem’e kadar sıradan bir yürüyüş olan yatay hareket, Âdem ile hicrete dönüşmüş olmaktadır. Bundan sonra seçilmiş olmanın gereği olarak Âdem, bütün yürüyüşlerini bir kıble, bir anlam, bir yaratım etrafında şekillendirmeliydi. İşte bu şekillenmeyi mümkün kılan büyük eyleme hicret denilecektir.

İnsana Allah’ın emrettiği istikametin adı sırat-ı müstakimdir. Yani doğruluktan oluşan yol. Dolayısıyla bütün hikâye aslında bir “yol” hikâyesidir ve bir yürüyüş ve hicrettir. İnsan türü ancak yürümekle eksiklerini tamamlayıp fazlalıklarından kurtulacaktır. Yürümek/hicret etmek, hareket hâlinde olmak; aklı ve ruhu zamanın ve coğrafyanın tavında döverek olgunluğa, kemale ulaştıracaktır.

İnsanlığın topluca durduğu bütün dönemlerde onları harekete geçiren elçiler seçilmiştir. Nübüvvet kurumunun anlamı, hicret kavramının bilinmesiyle ortaya çıkabilir.

Âdem öncesi başlayan yürüyüş, Âdem ile hicret seviyesine çıkmıştır. Nuh peygamber, yürüyüşe renk katarak gerektiğinde suda gemiyle yürüyerek, yıkanarak, arınarak yürüyüşü devam ettirmek gerektiğini kavratmak adına muhacir oldu. O, unutulmuş, hikâyesi yazılmamış, Kabil’in kanlı elini temizlemek için insanlığa gusül abdesti aldırdı. Su ile. Su hicreti ile insanlık Ararat’ın tepesinde aklandı.

İbrahim peygamber, yürüyüşüne Kâbe’yi, kıbleyi ortak ederek insanlığa ortak bir adres hediye ederek, çölü cennete çevirerek devam etti. “Ateşten korkma ey İbrahim; ateş sende yakacak bir şey bulamayacak.” Çünkü sen yürüyerek yakılması gereken günahlarından arındın. Hicret ettin bütün şirk sistemlerinden, ahlaksızlıktan, akılsızlıktan… Çölü ve yokluğu saraya tercih ettin. Ateş seni yakamaz; yüzü kızarır ateşin seni yakarsa. Çünkü sen hicretin ince işçiliğini işledin. Yerinde duran insanların kanını donduran süreçlerden sen hakkel-yakîn geçtin. Öyle bir hicret yaşadın ki ciğerlerinden, kalbinden, aklından ve akla gelen her duygudan uzaklaşıp O’na iltica ettin.

Yusuf; ihanet kuyusundan, entrika kıyısından, saraydan, zindandan, hasretten ve kederden bir adam. Elinde bir kâğıt, bir kalem olsa kör olur muydu Yakup? Yusuf’un hicreti gözlere nur olmasıydı. Yakup’tan sonra bir daha kimse kör olmadı. Allah gözleri kalbe yerleştirdi. Bir göz ve giz hicretiydi. Görülmeyeni gördüren bir kıssa. Yusuf’un hicreti, güzelliği görmenin önündeki bütün karanlıkları yırtan bir çığlıktır!

Musa peygamber göklerden zembille inmedi. Onun hicreti ve direnişi tüm dünya halklarına büyük dersler vermekteydi. Derler ki Musa’ya kadar tarih, insanlığın şafak vaktiydi (kurûn-u ûlâ). Musa, güneşin tepe noktasında yetişti mazlumlara. Yine derler ki Musa’ya kadar haddi aşanları bizzat Allah helak etmekteydi; fakat Musa ile artık haddi aşanlarla garibanlar çarpışacaktı. Musa’nın hicreti, insanlığa kurtuluşun kendi ellerinde olduğunu; sabırla, azimle, cehd ile, cihad ile ve göç ile mümkün olduğunu öğreten bir mektepti. Sina’da kırk, Tih çölünde kırk…

(Miladi takvim, İsa’nın doğumunu (0) başlangıç olarak alır ve Güneş’e göre hazırlanmıştır.)
(Hicrî takvim ise İslâm Peygamberi’nin Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç olarak alır (M.S. 622) ve Ay’a göre hazırlanmıştır.) (alıntı)

Hristiyanlar, Hz. İsa’nın doğum gününü (0) başlangıç kabul ederek o güne kadarki astronomi bilimi de dâhil var olan tecrübelerden istifade ederek Güneş’i esas alarak bir takvim oluşturdular. O güne kadarki tecrübeleri bir araya toplayarak yazılı hâle getirerek ortak kullanma kılavuzuna dönüştürdü. Bu da zamanla özellikle avamın zihninde her şeyin İsa ile başlayıp İsa ile devam ettiği intibasını yarattı.

Oysaki Hz. İsa’dan önce Âdem’den Nuh’a, Nuh’tan İbrahim’e ve İbrahim’den de İsa’ya kadar başta kendilerine sahifeler ve kitap gönderilmiş peygamberler (elçiler) olmak üzere nebiler ve bu Allah’ın kelamı öğretisi sayesinde insanoğlu kemale erme konusunda binlerce badireden geçmiş, peygamberler ve ümmetleri birçok musibetle karşılaşmış ve sınanmış, bunun sonucunda oluşan bir hafıza insanların yeryüzündeki hâkimiyetini (halifeliği) pekiştirmiştir. İşte belki de bu nankörlüğün sonucu olarak İsa’yı kutsallaştırarak kendi çıkarları doğrultusunda kirli emellerine alet edip doğru yoldan saptılar ve imtihanı kaybettiler.

Bu arada şu hususu da gözden kaçırmamak gerekir: İnsanlık tarihinin unutulmaması gereken kırılma noktaları vardır. Zaten Allah (c.c.), bütün kutsal kitaplarda bu kırılmaları birer milat olarak ayrıntılı anlattığı gibi insanlığın yazılım tarihi de bunların örnekleri ile doludur. Bu milatlardan ders çıkarmak gerekir. Allah da bunun için bizlere bu tarihî kırılmaları hatırlatarak uyarmaktadır. Bu tarihleri anmak, unutturmamak gerekir. Yanlış olan, o tarihleri kutsamak ve başlangıç saymaktır.

Müslümanlar da Ay’ı esas alıp Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)’in Mekke’den Medine’ye göçünü milat alarak, onlar da insanlık tarihinin tecrübelerini bana göre bir karşıtlık psikolojisi ile Hicrî takvimi oluşturup kullanıma koymuştur.

Benim buradaki korkum, bu uygulamanın birçok faydasının yanı sıra tıpkı Hristiyanlar gibi bir kutsiyet atfedilmesi ve bize de imtihanı kaybettirmesidir. Çünkü hicret kavramı süreç içinde özellikle de avamda her şeyin başlangıcı gibi bir algı oluşturmaktadır. Zaten çok okumayıp dinlemeyi seven avamı bu anlatımlarla belli bir zaman dilimine hapsetmiş oluruz

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır