Kürt Sorunu (3): AKP’nin Çözüm Süreci Niçin Yanlıştı?

Kürt Sorunu (3): AKP’nin Çözüm Süreci Niçin Yanlıştı?

28 Ekim 2019   /   25 gün önce 0


2007 seçimlerinden sonra AKP bir dizi demokratik açılım süreci başlattı. İnanç ve ibadet özgürlüğü ihlal edilen Alevilerin haklarının teslim edilmesine dönük Alevi Açılımı bunlardan biriydi.

Ardından Kürt Açılımı geldi. Bu isimlendirmeye tepki nedeniyle, ‘Demokratik Açılım' ve 'Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ gibi tanımlar da kullanıldı. Kamuoyu sonunda Çözüm Süreci ifadesini benimsendi.

Açılım çalışmaları Temmuz 2009’da İçişleri Bakanı’nın koordinatörlüğüne bağlandı ve faaliyetler yoğunluk kazandı.

Altı yıl geçtikten sonra yapılan Haziran 2015 seçimlerinde HDP %13,1 oyla kendi rekorunu kırarak güçlenirken, AKP meclis çoğunluğunu kaybetti. Hemen ertesi ay Ceylanpınar’da iki polisin evlerinde uyurken şehit edilmesi, Çözüm Süreci’nin görünürdeki bitiş nedeni oldu. Açılan davada, tüm sanıklar ‘cinayet’ suçundan beraat etti. Ceylanpınar katliamı hâlâ tam olarak aydınlanmış değil.

AKP tekrar askeri çözüm yöntemini benimsedi. Artık Kürt sorunu olmadığını iddia ediyor. Buna yeni inkarcılık diyebiliriz.

Böylece AKP’nin Alevi Açılımından sonra Kürt Açılımı da hüsranla son bulmuş oldu.

Bugün bazı çevreler, Abdullah Öcalan’la müzakere ve onun PKK’yı ikna etmesi üzerine kurulmuş Çözüm Sürecine dönmeyi öneriyor. Ancak sağlıksız temeller üzerine inşa edilen sürecin başarılı olma şansı o gün de pek yoktu, bugün de yok.

 

Abdullah Öcalan ve PKK

1999'da yakalanan Öcalan önce, bütün gücüyle Ankara'yı ikna ederek idamdan kurtulmaya çalıştı. Ben bu ülkeyi çok seviyorum, annem zaten Türk, bu devletin benden istediği her hizmeti yapacağım, artık bundan sonra sadece barış için yaşayacağım gibi sözleri o günlere ait.

Türkiye’de 1984'ten beri kimse idam edilmemişti. Bir süre sonra idamdan kurtuluş ışığını görmesiyle birlikte Öcalan, küçük bir tavır değişikliği yaptı. PKK'nın silahlı mücadeleden vazgeçmesi karşılığında serbest kalmaya çalışacaktı. Bunun için, tutuklu olmasına rağmen PKK üzerindeki etkisinin devam ettiğini ispatlaması, ama örgütün silahları bırakmaması gerekiyordu. 

1999'da yargılandığı mahkemede kararın açıklanmasından kısa bir süre sonra, PKK'nın Türkiye dışına çekilmesini istedi. Bu zor karar, üstelik çekiliş yolunda militanların ağır zayiata uğramasına rağmen uygulandı. Pek çok PKK'lı çekilmeye karşı çıktı, fakat hepsi tasfiye oldu. 

2002'de ölüm cezası kaldırıldı, infaz riski kalmadı. Öcalan tutuklandıktan sonra devlet görevlileri doğal olarak onunla zaman zaman görüşüyordu. Bu görüşmeler ağırlıklı olarak bilgi toplamaya dönüktü. Öcalan bu görüşmeleri yeterli bulmuyor ve en üst düzeyden yetkilendirilmiş siyasi temsilcilerle müzakere yapmak istiyordu. PKK’nın da desteklediği bu müzakerelerde kendileri açısından kilit konu, Öcalan'a ‘kişisel perspektif’ verilmesiydi; daha açık ifadeyle, önce ev hapsine çıkarılması ve sonra serbest bırakılmasıydı.

Ancak Öcalan arzuladığı müzakere zeminini elde edemedi ve 2004'te tekrar silahlı mücadele karan aldı. Bu kez, mücadelenin demokratik siyaset içinde yürütülmesini isteyen PKK'lılar karşı çıktı. Sayıları daha az olmakla beraber onlar da tasfiye edildi ve Öcalan’ın kararı yine uygulandı.

Bu tasfiyeler Öcalan'ın örgüt içinde ağırlığının daha da artması sonucunu doğurdu. Öcalan’ın PKK terörünü kendi amaçları için pazarlık unsuru olarak kullanması kolaylaştı. 

Örgütün yaptığı her şey elbette Öcalan'ın kontrolü altında değil. Üst düzey kadrolar arasında en has Apocu görünüp kişisel iktidar hesapları nedeniyle farklı hareket edenler de olabilir. Ama Öcalan'ın onaylamadığı önemli bir adımı PKK'nın atması çok zordur.

PKK saldırılarının tırmanışa geçtiği günlerde Öcalan, bu işi bir haftada bitiririm, ama sadece ben bitirebilirim diye çıkışlar yapmaya devam etti. Nihayet AKP’nin Çözüm Süreci ile Öcalan, yıllardır beklediği muhatap alınma amacına ulaştı.

 Çözüm Süreci sırasında Öcalan internetten kolayca erişilebilen bir yol haritası açıkladı, bunu birkaç kez revize etti. Yol haritasında asla aşırı taleplere yer verilmemişti. Federasyon veya özerklik gibi hedefler bulunmuyordu. Af çıkarılması, %10 seçim barajının düşürülmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yeni bir anayasa, kadın ve çevre sorunları gibi ılımlı talepler vardı. Öcalan ayrıca ısrarcı olmadığını, bu makul taleplerle ilgili her hususun müzakereye açık olduğunu vurguluyordu. Çözüm planında "stratejik önem arz eden" ve ödün verilmeyecek tek bir husus vardı: Kendi konumu.

Öcalan’ın özgürlüğe kavuşmak arzusunu beşeri açıdan anlamak kolaydır. Ama bu özlemin Kürt sorununun çözümünde ana unsur yapılması, sorunun çözümü için doğrudan Kürt halkı yerine Öcalan’ın muhatap alınması acaba ne kadar doğrudur?

AKP’nin tercih ettiği yaklaşım, kadim bir uygulamayı hatırlatıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda farklı etnik cemaatlerin başındaki kişiye millet başı (etnark) denirdi. Mesela Balkanlarda yaşayan milyonlarca Ortodoks uyruk için millet başı, Fener Rum Patriği idi. Patrik, milyonlarca Ortodoks tebaanın davranışı ve sadakatinden sorumlu idi. Osmanlı yönetimi sorunların çözümü için doğrudan Ortodoks halkı değil, Patrik’i muhatap alırdı. 

Bu ilişkide Patriğin kendi kişisel çıkarlarını ön planda tutması ender görülen bir durum değildi. Ama Osmanlı yönetimi, sorun çıkınca faturayı Patriğe keserdi. Mesela bir Rum ayaklanmasından sorumlu görülen Patrik, Patrikhane kapısına asılarak idam edilmişti. Tabii şimdi biliyoruz ki bu sistem sonuç vermedi.

 

AKP’nin amacı

AKP’nin Çözüm Sürecinden değişik beklentileri vardı. Bunların başında, HDP üzerinden Kürt oylarını alarak Başkanlık sistemini getirmek yer alıyordu.

İmralı Tutanakları adıyla kamuoyuna sızan dokümandan, bu konunun görüşüldüğü anlaşılıyordu. Öcalan şunları söylüyordu: “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz.”

Ama “Seni başkan yaptırmayacağız” diyen HDP lideri Selahattin Demirtaş farklı bir çizgideydi.

Öcalan’ı iyi tahlil ettiği rahatlıkla söylenebilecek Akademisyen Ali Kemal Özcan’a göre, Demirtaş’ın sözleri “Tarihi bir hataydı. Bin yıllık Türk-Kürt ilişkilerinin en büyük kazalarından biriydi.” (Al Monitor, Amberin Zaman mülakatı, 20.9.2019).

Özetle, Çözüm Sürecinin iki baş aktörü AKP ve Öcalan’ın, birbirinden farklı ama Kürt sorunuyla doğrudan ilişkisi olmayan hedefleri vardı. 

AKP’nin kurguladığı Çözüm Süreci başka yanlışlar da içeriyordu. Somut olarak neler yapılmak isteniyor, belli değildi. Hangi reformlar yapılacak, süreç hangi hedeflere ulaşınca başarılı kabul edilecek, o da belli değildi. Yol haritası yoktu.

Süreç şeffaf da değildi. Öcalan’la yapılan görüşmeler sürecin belkemiğini oluşturuyordu ama başta o görüşmeler, önemli bütün işler büyük bir gizlilik perdesi altında götürüldü. 

Halbuki büyük reformlarda halk desteği hayati önem taşır ve o nedenle kamuoyuna kapsamlı bilgi verilmelidir. İktidarın gizlilik arzusu öylesine güçlüydü ki, İmralı’da iktidarın gözetimi altında Öcalan’la yapılan bazı görüşmeler İmralı Tutanakları adı altında bir gazetede yayınlanınca, başta gazetenin genel yayın müdürü üç gazetecinin işine son verildi!

Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur. Ama henüz araba devrilmeden önce, burada ifade ettiğim eleştirileri değişik ortamlarda defalarca dile getirdim. Onun yerine nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini anlattım. Bir ara Çözüm Sürecinin baş sorumlusu olarak görev yapan siyasetçi arkadaşımıza sözlü olarak bildirdim. Faydası olmadı.

Mesela o günlerde, sürecin muhtemelen PKK’nın hem siyasal hem askeri açıdan daha önce hiç olmadığı kadar güçlenmesiyle sonuçlanacağını defalarca ifade ettim. 

Siyasi açıdan güçleneceği görülüyordu, çünkü iktidar Öcalan ve PKK’yı Kürt halkının temsilcisi olarak kabul etmiş, onunla müzakere yapıyordu. Doğu ve Güneydoğu’da, güçlü Kürt kimliği taşıyan ama PKK’ya muhalif, irili ufaklı örgütlenmeler içinde yer alan geniş bir kesim vardır. Kürt coğrafyasında demokrasinin güçlenmesi açısından hayati rol oynayan ve değişik siyasi çizgilerde yer alan bu grupların hepsi, PKK’nın şiddeti ve baskısı altında yaşar. O günlerde bölgeye yaptığım gezilerde, bu kesimde yer alan insanlar “Artık PKK’ya muhalefet yapmayacağız, yapamayız. Çünkü ülkeyi yönetenler dahi, onları Kürtlerin temsilcisi kabul ediyor” diyordu. Öyle oldu, PKK siyaseten daha önce hiç olmadığı kadar güçlendi.

Askeri açıdan güçleneceği de belliydi. Çünkü ülkede istikrarsızlık yaratmak isteyen yabancı merkezlerin, siyasi desteği artmış PKK’ya daha çok silah temin edeceğini öngörmek için kahin olmaya gerek yoktu. Öyle oldu.

Son olarak, beceriksizce kurgulanmış ve başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, Çözüm Sürecinin bazı olumlu yönlerine işaret edelim. İlk defa bir iktidar, Kürt sorunu için siyasi çözüm arayışına, askeri olmayan bir çözüm arayışına girmiş oldu. Bu kadarı dahi önemli bir kazanımdır. İkinci olarak, yetersiz da olsa, TRT Şeş gibi bazı olumlu adımların atıldığını belirtebiliriz.

Peki, doğru çözüm yolu nedir? Gelecek yazımızın konusu bu olacak.  

 

 


Yorumlar (0)



Bu habere ait yorum bulunmamaktadır