
Cehalet, Arapça cehl kökeninden olup bilmemek, tanımamak veya yanlış bilmek gibi anlamları vardır. İlmin zıddı olarak kullanılır.
İlim insanları cehaleti basit, mürekkeb ve mik’ab diye üçe ayırır:
Birinci grup; bilmeyen ancak bilmediğinin farkında olandır. Bunlar, öğrenmeye ve cehaletlerini gidermeye açıktır. Bilmediklerini gizlemez ve öğrenmek için gayret gösterirler. Bilmedikleri halde “biliyor” gibi davranmazlar. Değişim ihtimalleri yüksektir.
İkinci grup; bilmeyen ve bilmediğini de bilmeyenlerdir. Bunların öğrenmek gibi bir çabaları yoktur çünkü cehaletlerinin farkında değiller. Farkına varmadan öğrenmeleri de söz konusu olmaz ancak öğrenme ihtimalleri vardır, farkına varmaları durumunda değişime açık olurlar.
Üçüncü grup; bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen ve en doğruyu bildiğini iddia edenlerdir. Bunlara “cahil” denilmez “echel” denir. Öğrenmeye ve değişime açık olmak bir tarafa, toplumsal değişimi bilinçli olarak engellemeye çalışırlar. Cahilliğini kabullenmeyip kendini bilen zannedenler bu gruba girerler.
Bunlar arasında cehalet referanslarını dine dayandıranlar, cahil grupların en zararlısı ve tehlikelisidir. Bağnaz ve yobaz tutumlarını topluma dayatır ve aydınlanmaya set çekerler. Bu kesimi ele geçiren ve arkasından sürüklemeyi başaran din adamları ve politikacılar yalnız yaşadıkları bölgelerde değil, hâkim oldukları her alanda, hatta imkân ve fırsat bulmaları halinde yeryüzünün tamamında hükümran olmak isterler.
Esas trajik olan bu liderlerin, “Tanrının yeryüzündeki gölgesi, halifesi ve temsilcisi” olarak önderlik yapmalarıdır.
Bunlardan kimi kendini İsa, kimi kendini Mehdi, kimi de kendini kurtarıcı olarak görür. Çünkü sorgulamadan onlara inanan kitleler vardır. Zira milyarlarca insan ya Mesih ya Mehdi ya da kurtarıcı bekliyor.
Büyük felaketlerin, yıkım ve tahribatların, toplumsal bozulmanın arkasında daha çok üçüncü sınıf gruptan insanlar yer alır.
Cehaletini dini referanslara dayandıranların tahribatı asla durdurulamaz. Zeminleri ve kendileri de yok olmadan ifsat ve tahribatları hiç bitmeyecektir.
Bu insanlarla makul bir mücadele yapmak, onları durdurmak ve yanlışlarından vazgeçirmek mümkün değildir. Yapılması gereken; aldatılmış kitleleri uyandırmaktır.
Bu nedenle mücadeleyi cahillerle değil, cehaletle yapmak gerekir. Aydınlığı karanlığa, dünyayı cehenneme çeviren söz konusu cehalettir. Bu bağlamda makul insanlar, aydınlar ve bilim insanları için “hasm-ı hakiki” (gerçek düşman) cahil insan değil, cehaletin kendisidir.
Mehmet Akif Ersoy:
“Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,
Bir hale getirdin ki ne din kaldı ne namus….
Ey hasm-ı hakiki, seni öldürmeli evvel,
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el.”
--
Bu bağlamda genelde coğrafyamızda, özelde ülkemizde karanlık (cehalet) bir tablonun hâkim olduğunu düşünebiliriz;
Binlerce akademisyenin olduğu ancak bir elin parmakları kadar Bilim insanının varlığından söz edilebildiği…
Binlerce entelektüelin olduğu ancak bir elin parmakları kadar aydın/münevverin varlığından söz edilebildiği…
Binlerce ilahiyatçı, din adamı ve hoca efendinin bulunduğu ancak bir elin parmakları kadar din bilgini ve Teoloğun varlığından söz edilebildiği…
Binlerce politikacının olduğu ancak bir elin sayısı kadar siyaset insanından söz edilebildiği…
Binlerce yöneticinin olduğu ancak bir elin parmakları kadar işinin ehli insandan söz edilebildiği…
Binlerce devletin adamının olduğu ancak bir elin parmakları kadar devlet adamı olduğunun söylenebildiği…
Binlerce zenginin, müteahhit ve iş insanının olduğu ancak bir elin parmakları kadar Kamu dışında servet edinebilen insandan söz edilebildiği…
Özetle ahlak ve liyakatin değil, cehaletin etkin, geçerli, saygın ve hâkim olduğu bir ülke TÜRKİYE.
Çözüm bulmak için öncelikle bu gerçeği fark etmek/bilmek zorundayız.
Misafir