10 Aralık 2019


Yok canım, bu kadarı da olmaz!' demeyin



Nesrin NAS

A- A+

Yaşadığı tarihe ‘tanıklık’ eden sıradan bir Alman’ın, Sebastian Haffner’in (*) hikâyesini okuduğumda, “Yok canım, bu kadarı da olmaz!” dediğimiz her şeyin birer birer olduğunu, çökmez denilen kurumların kağıttan kaplan gibi birbirinin üstüne devrildiğini, bir toplumun akli melekelerini ve vicdanını kaybetmesinin ne kadar kolay olduğunu anlamanın derin hüznü ve çaresizliği kaplamıştı içimi.
 
Bu nedenle birkaç kez Haffner’in anlattıklarını yazmaya yeltensem de, kendi toplumsal çöküşümüzle yüzleşmeye henüz hazır olmadığımdan, yazmaktan hep vazgeçtim. Ta ki, Murat Sevinç’in Duvar Gazetesi’nde Haffner’in hikayesi üzerine yazdığı yazıya rastlayıncaya kadar... https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/09/13/kitlelerin-ruhu-ile-cocuk-ruhu-birbirine-benzerdir/
 
Murat Sevinç, “Nazi devrine dair okuduğum her yeni kitapta, aynı şaşkınlığı yaşıyorum. Rejimin uluslararası boyut ve nitelikleri, ekonomik tercihleri, toplum tahayyülleri, hukuk anlayışları, yöntemleri vesaire… Hepsi bir yana, beş para etmez, niteliksiz bir ruh hastasının, nasıl olup milyonlarca Alman’ı insanlıktan çıkarmayı başardığını, aynı hayret duygusuyla kavramaya çalışıyorum...Hitler ve adamlarının bunu yaptığı insanlar,büyük besteciler, edebiyatçılar, tarihçi ve felsefeciler, devlet adamları yetiştirmiş bir halk.” diyor.
 
Haffner’in hikayesine gelince; Haffner, hiç de politik biri değil. Hitlerli yıllarda genç, geleceğe umutla bakan bir hukukçu. O ve arkadaşları uzun bir süre kendilerine dokunulmayacağı avuntusuyla yaşarlar. Ama yıllar içinde totaliter iktidarın nasıl herkese, her şeye, hayatlarının her alanına dokunduğunu ürpererek fark ederler.
 
Birinci Dünya Savaşı yıllarında henüz küçük bir çocuk olan Haffner, kendi çocukluğunun atmosferini anlatırken Nazilerin peşine takılan sıradan Almanların ve savaşsız yapamayan tüm totaliter rejimlerin de hikayesine de ışık tutar.
 
1914-1918 yıllarında,Haffner ve okul arkadaşları için “savaş”, bir oyundur artık. Şovenist duyguların çevrelerini sarmasının onları sürüklediği savaş müptelalığı ile büyür o dönemin çocukları. Savaş, yoklukları, açlığı, kötü yaşam koşullarını katlanabilir kılar. Çocuklar için aritmetik, ölülerin, yaralıların, tutsak sayılarının toplanıp çıkarıldığı; kaybedilen veya kazanılan toprakların, kaç uçak bir zırhlı kruvzör eder hesaplarının yapıldığı bir ders olur.
 
Haffner’e göre Nazizmin kökü “hep Alman okul çocuklarının savaşta yaşadıklarında olmuştur, cephede yaşananlarda değil. Haffner, “On senelik dönemde doğmuş Alman okul çocukları 1914-1918 arasında günbegün bu şekilde yaşadılar savaşı. Ve işte bu daha sonra Naziliğin her şeyi mümkün kılan temel tahayyülü oldu.” der.
 
Haffner’in anılarının bize anlattığı, her şeyin aslında çok basit olduğudur. Bir çocuğun anlayabileceği sadelikte ve basitlikte bir propaganda ve yine bir çocuğun hayal gücünü harekete geçirecek bir aksiyon anlatımı ile totaliter, otoriter ve faşist yönetimlerin dünya sahnesine ne kadar hızla geri döndüğünün hepimiz tanığıyız zaten.

Kendimizi dünyadaki müslümanların hamisi olarak görme ve bu nedenle Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayalleri peşinde Suriye ve Ortadoğu politikamızda savaşçı bir dil tutturduğumuzdan beri Haffner’in anıları beynimde yankılanıp duruyor.

Devletin bölünme travması ve Kürt korkusunun beslediği Sünni-Türk milliyetçiliği, elimizde barıştan, demokrasiden, adaletten ne kaldıysa hepsini güvenlikçi politikalarla takas etti. 

Rusya ile ABD arasında bir uçtan bir uca savruldukça dışarıda savaşçı, içeride güvenlikçi ve hak, hukuk, adalet, özgürlük, demokrasi karşıtı bir rejim inşa ediliyor.

Savaşın dili günlük hayatımızın her anına damgasını vuruyor. Ekonomik sorunlar, yerel seçimler dahi savaş dili ve yaklaşımıyla ele alınıyor, mevcut kriz daha da derinleştirilerek iç düşman, hain kavramlarıyla yeni cepheler yaratılıyor. Kendi kötü yönetimimizin, öngörüsüzlüğümüzün ve basiretsizliğimizin yarattığı krizler bir ‘beka’ sorunu olarak halkın önüne konuyor.

Ancak hiçbir ülkeyi sadece iktidar yıkıma götürmez. Ona bu yolda eşlik eden bir çoğunluk ve bir muhalefet her zaman vardır.

Haffner, Almanya’yı anlatırken muhalefetin tutumu ve çekingenliğine özel bir yer verir.
 
Haffner, Alman muhalefetini şöyle anlatır: “5 Mart 1933’teki seçimde oyunu Nazilere karşı kullanmış Alman halkının yüzde 56’sının güvendiği bütün partilerin ve diğer kurumların liderlerinin korkakça ihaneti...dünyanın tarihsel bilincinde yeterince görünmez...İhanet...geneli kapsar ve soldan sağa istisnasızdır.”

Tıpkı bugün yaşadığımız siyasal, ekonomik ve toplumsal çöküşün karşısında ana muhalefetin,son yerel seçimlere kadar sergilediği katatonik hali gibi...
 
Haffner, Komunistlerin “her an hazır olmak” sloganı ile aslında üst düzey yöneticilerinin zamanında yurt dışına kaçma hazırlıkları yaptığını yazar. Ama asıl sosyal demokratlar için söyledikleri çarpıcıdır.
 
“Sosyal demokratlar 1933’teki seçim mücadelesini...Nazilerin sloganlarının arkasına takılıp, kendilerinin ne kadar “milli” olduğunu vurgulamaya çalışarak geçirmişlerdi. 4 Mart’ta, seçimlerden bir gün önce, “güçlü liderleri” Prusya başbakanı Otto Braun, arabasıyla İsviçre sınırını geçti...feshedilmelerinden bir ay önce, sosyal demokratlar Reichstag’da hep birlikte Hitler hükümetine güvenoyu verdiler ve Horst Wessel (**) marşını söylediler...
 
Merkez, yani büyük muhafazakar-Katolik parti...oylarıyla, Hitler hükümetine “yasal olarak” diktatörlüğü teslim eden üçte iki çoğunluğa ulaşılmasını sağlamıştı...Nihayet Alman Millicileri (DNVP) “onur” ve “kahramanlık kavramları üzerinde adeta doğrudan doğruya parti programlarıymışçasına hak iddia eden muhafazakar sağcı çevreler...Nazileri zapturapt altına alıp “zararsız” hale getirecekleri beklentisi...hepsi boşa çıktı...
 
Partiler nasılsa, siyasi birliklerde öyleydi...biraz homurdansalar da hiç direnmediler...
 
1933 Mart’ında milyonlar hala mücadeleye hazırdı. Bir gece yattılar, sabah kalktıklarında kendilerini lidersiz ve ihanete uğramış buldular...Karşı tarafın önderlerinin bu ahlaki fiyaskosu...Nazilerin zafere kolayca ulaşmasını sağlamıştır.”
 
Haffner’i okurken nefes alamaz hale geliyor ve benzerlikler karşısında dehşete düşüyorsunuz. En çok da, dünyayı korkunç bir savaşa sürükleyen Naziler karşısında, Avrupa’nın tüm akli melekelerinin dumura uğraması ürpertiyor insanı.

23 Haziran İstanbul seçimleriyle muhalefet üzerindeki ölü toprağını silkelemiş görünüyor. Bunda en büyük pay iktidarın kurduğu oyunu oynamayı reddeden Kürt seçmendir.

Muhalefetin asıl sınavı ise şimdi başlıyor. İktidarın çatışmacı, savaşçı, yayılmacı, ötekileştirici ve saldırgan milliyetçi zihniyetini sorgulamadığı ve “milli mesele” diyerek iktidarın bu politikalarına destek verdiği sürece, 23 Haziran anlık bir uyanış olarak kalır.
 
Unutmayalım tarih, ders almayanlar için her zaman tekerrür eder.
 
 
(*) Sebastian Haffner, “Bir Alman’ın Hikayesi (Hatırladıklarım (1914-1933). Çeviren: Hulki Demirel, İletişim Yayınları 2018
(**) Sözlerini bir SA üyesi olan Horst Vessel’in yazdığı nasyonel sosyalist marş.

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır