05 Haziran 2020


Gelecek geçmişin devamı değildir



Nesrin NAS

A- A+

Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Edward Grey, 1914’te Almanya ve Britanya’nın savaş ilan ettikleri gece “Bütün Avrupa’da lambalar sönüyor” der. Haksız da sayılmaz. Sadece Avrupa’da değil, dünyanın büyük bölümünde 31 yıllık bir karanlık başlar. 

Avrupa tam bir aydınlanma çağı yaşarken, Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasından İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar geçen yıllar, insanlığın felaket yılları olur.

Dünya iki büyük savaş, bir devrim, bir büyük ekonomik bunalım yaşadı. İmparatorluklar birbiri ardına devrildi.

1929 büyük bunalımı ise, 19. yüzyılda inşa sürecini tamamladığına inanılan liberal kapitalizmi dize getirdi. Karşılaştırmalı üstünlükler tezi üzerine inşa edilmeye çalışılan tek bir evrensel dünya ekonomisi yaratma girişimleri çöktü. ABD ve Avrupa ekonomileri sarsılırken ve bu sarsıntıyı Asya’ya taşırken, tüm liberal demokrasi kurumları birkaç Avrupa ülkesi ve ABD dışında yerle yeksan oldu.

1914-1945 arasında dünyanın büyük çoğunluğunda, tıpkı bugün gibi, gelecekle nasıl baş edeceklerini bilmeyen, korkuları hep diri tutulan kitlelerin desteğiyle, faşizm ve onun uzantısı
otoriter yönetimler egemen oldu.

Savaş sonrasında sosyal refah devletini önceleyen ve gerçek gelir yaratan üretim modeliyle ve kitle demokrasileriyle krizini aşan liberal kapitalizm, batıda uzunca sayılacak bir refah dönemine kapı açtı.

Ancak, savaşlar bu yüzyılın zihniyetine öylesine bir damga vurdu ki, sıcak savaş sona erdikten sonra bile, devletler savaş koşulları içinde yaşamaya devam etti, savaş koşullarının biçimlendirdiği düşünceleri, tehdit algıları hep aynı kaldı. Birleşmiş Milletlerin kurulması da, Sovyetler Birliği’nin dağılması da, Avrupa Birliği projesi de bunu aşamadı. Hâlâ elbirliğiyle Isaiah Berlin’in “Batı tarihinin en dehşet verici yüzyılı” dediği 20.yüzyıl’ın tehdit algılarıyla düşünmek ve davranmakta ısrar ediyoruz.

Bugün dünyadaki iki süper güç Suriye’de doğrudan, diğer güçler de dolaylı olarak sahada savaşıyor. Büyük bir mülteci krizinin tam göbeğindeyiz ve nasıl yöneteceğimizi bilmediğimiz gibi, yeni mülteciler yaratacak politikalarda ısrar ediyoruz. Bir yanıyla ırkçılığa uzanan milliyetçilik sadece ülke sınırlarının dışını değil içini de hedef alıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından global dünyanın tek süper gücü olan ABD’de, Başkan’ın göçmen karşıtlığı hükümet kapattırıyor.

2008 global mali krizinin ilk dalgası savuşturuldu ama 10 yıllık ekonomik büyümenin de sonuna gelindi. 2019, hem siyasal hem de ekonomik olarak çok daha belirsiz ve riskli. Dünya ekonomisi yeni bir kriz döngüsüne girmenin eşiğinde. PIM’lar ABD hariç, İngiltere’den Çin’e 50’ler civarında dalgalanıyor. VIX, yani kriz endeksi yükseliyor. Hem ülkelerin kendi içinde hem de dünyada gelir dağılımı eşitsizliğin zirvesinde. Sadece savaşların değil, kötü ekonomik koşulların tetiklediği göçler yeni çatışmalara yol açarken, otoriter aşırı sağ rejimlerinin elini güçlendiriyor.

Öyle görünüyor ki, globalleşme, kapitalizmin krizlerini çözmeye artık yetmiyor. Ulusötesi kurumlar önemini yitirir, hatta ayak bağı olarak görülürken tek millet vurgulu ulus devletler yeniden güçleniyor. Öyle ki, 1950 sonrasına damgasını vuran insan hakları önceliği artık gereksiz bir teferruattan ibaret addediliyor. 

Kuşkusuz bu gelişmeleri ekonomide yaşanan devrim niteliğindeki dönüşümlerden, hızlanan küreselleşme sürecinin yarattığı çelişki ve gerilimden bağımsız açıklamak mümkün değil. Hızlı bilgi akışı, iletişim ve ulaşım imkanlarının radikal değişimi hem devletleri hem de bireyleri dönüştürmüş, mevcut toplumsal ilişkileri alt üst etmiştir. 

Bu alt üst oluş, 2008 global krizine kadar çok da önemsenmemiş, 1980’ler sonrasında eski ekonomilerdeki göreli zayıflama dünyanın geri kalanındaki büyüme ile telafi edildiği sürece sorun olarak görülmemiştir. Sadece karşılaştırmalı üstünlük avantajıyla değerlendirilen ve 1990 sonrasında iyice frensiz kalan ve daha da pervasızlaşan globalleşmenin gerçek gelir yaratmadığının, aksine finansal ekonomiyi büyütürken sürekli işsiz ürettiğinin ortaya çıkmasına kadar da, globalleşme çoğunlukla faydalarıyla anılmıştır. 

Oysa dünya nüfusunun üçte ikisi dünya ekonomik büyümesinden çok az yarar sağladı. Üstelik gelişmiş ülkelerde en altta olanların gelirleri azaldı. Orta sınıf yok oldu. Fransa’daki sarı yelekliler bu gerçeği hepimizin görmesini sağladı.

20. Yüzyılın son on yılında birçok batılı hükümetin ve batı blokunda yer alan gelişen ülkelerin hükümetlerinin, maliyetlerin yüksekliğini bahane ederek sosyal refah devleti anlayışından, hem de parlamentoların onayıyla geri çekilmesi geniş yığınların liberal demokrasilere olan güvenini yerle bir etti ve tıpkı 1900’lü yılların başında olduğu gibi, tehlikeli popülistlere alan açtı. 1990’lardan beri kapitalizmin neo liberal formu ve liberal demokrasi birbirine karıştırıldığı ve bugünün dünyası dünün dünyasından çok daha düz ve tek kutuplu olduğu için, demokrasilerin birbiri üstüne yıkılışı da bir o kadar hızlı oldu.

Dünyanın birçok ülkesinde demokrasilerin artık prosedürel demokrasiye indirgendiğine, dahası seçimlerin dahi adil, eşit, dürüst ve şeffaf olmaktan uzak olduğuna tanıklık ediyoruz. Her seçim, seçilenlere daha büyük bir eylem özgürlüğü sağlayan meşruiyeti yaratmaya ayarlı. Aslında
III. Napoleon’dan beri var olan, halkın kurtarıcısı ya da devletin bekasını sağlayacak, insan haklarını ve hukuku teferruat olarak gören bir kurtarıcının seçildiği plebisiter demokrasiler geri dönüyor. 

Ünlü tarihçi Eric Hobsbawn, önümüzdeki yılların ne getireceğini, 21. Yüzyılda insanlığın bu sorunları çözüp çözmeyeceğini öngörmenin zor olduğunu ama umutlu olmak için 1980’lerden daha az neden olduğunu söylüyor ve “ Soğuk savaş sonrası dağılmanın şimdiki aşamasının, her ne kadar iki “sıcak” dünya savaşını izleyen dağılma ve kesinti dönemlerinden daha uzun sürecek gibi görünse de geçici olması muhtemeldir...Geçmiş iki ya da üç yüzyıla hakim olan kapitalizmin kaydettiği gelişmenin devasa ekonomik teknik sürecinin ele geçirdiği ve dönüştürdüğü bir dünyada yaşıyoruz...Gelecek, geçmişin bir devamı olamaz ve gerek dışsal, gerek içsel olarak tarihsel bir kriz noktasına ulaştığımızı gösteren belirtiler var” diye ilave ediyor. (*) 

Yine de geleceğin geçmişin bir devamı olmasını önlemek biz insanların elinde. Çünkü bugün yaşadığımız kriz dünya sistemini tahrip eden bir ekonomik kriz değil, eşit derecede siyasal ve toplumsal bir krizdir. Bu nedenle geçmişe sığınarak ya da bugünü olduğu gibi kabullenerek bu krizi aşamayız. Sadece daha belirsiz ve karanlık bir geleceğe kapı açarız. 

(*) Eric Hobsbawn, Kısa 20. Yüzyıl, (Çeviren: Yavuz Alogan)

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır