
Çözüm Sürecinin, PKK lideri Abdullah Öcalan’la varılan mutabakat sonucu planlandığı gibi devam ettiğini düşünüyorum. PKK unsurlarının sınır dışına çıktıkları ve silahlarını bırakarak sürecin sonuçlarını beklediklerini biliyoruz. Artık ülkemizde yasadışı silahlı bir unsurdan söz edilemez. Devlet tarafı da Komisyon üyelerinin İmralı’ya gitmesiyle ciddiyetini ve kararlılığını göstermiş oldu. Süreçle ilgili sorun gibi gözükenler, politik şov ve hamaset olarak tanımlanabilir.
Temel sorunun; Suriye Kürtlerinin konumu ve geleceği ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu sorun PKK ve Abdullah Öcalan’la da ilgili değildir. Kürtlerin muhtemel statülerini önlemek için Abdullah Öcalan’ın nasıl etkin olabileceği sorunudur. Zira Ankara, PKK’nin Türkiye’ye entegrasyonunun bir benzerini Suriye’de gerçekleştirmek istiyor, PKK desteğini de aldığı iddia ediliyor. Bu konuda yaygın bir kanaat da oluşmuştur. Bunun için de Ankara, YPG’yi PKK uzantısı sayarak, özellikle ABD Başkanı Trump’ın desteğini almak peşinde. Ancak PKK ve Öcalan desteği söz konusu olsa da Kürtler açısından bu çabaların iyi niyetle izahı da kabulü de mümkün değildir.
PKK ve YPG ilişkisi daha çok ideolojiktir. YPG’nin stratejik ve siyasi olarak Öcalan’a bağlı olduğunu düşünmüyorum. Tersine bu konuda PKK’den çok açık biçimde ayrışmaktadır. YPG’nin ABD himayesinde olması, PKK’nin ise ABD karşıtı tutumu tek başına ayrışmak için yeterlidir. Bu açık ve yaman çelişkiyi görmezden gelmek ancak art niyetle izah edilebilir. YPG’nin PKK ile özdeşleştirilmesi, daha çok Türkiye’nin politik ve stratejik yaklaşımı ile oluşturulan bir algıdır.
Yapılmak istenen; Çözüm Sürecini Suriye ile doğrudan ilişkilendirerek “terör” gerekçesiyle Suriye Kürtlerinin statü taleplerini önlemek ve kazanımlarını yok etmektir.
En önemlisi de Suriye’de Kürtler, bugünkü kazanımlarını PKK’ye borçlu değiller, IŞID’e karşı verdikleri savaşın karşılığı olarak elde ettiler. Bu kazanımlar, ABD ile kurulan stratejik ilişkilerin bir sonucudur. Bundan sonra da kazanımlarını bu ilişkilerin devam etmesi durumunda koruyabilir ve daha ileri götürebilir.
ABD’yi ikna ederek ve iddia edildiği gibi PKK desteğini alarak Suriye Kürtlerinin iradesini kırmak, hedeflerine ulaşmayı önlemek, yenilgiye uğratmak elbette mümkündür. Ancak alevlenen özgürlük bilincini ve statü taleplerini yok etmek asla mümkün olmayacaktır.
--
Mevcut iktidarın Suriye politikası yalnız Kürtler için değil, başta Filistin olmak üzere Bölge halkı ve İslam iddiası olan herkes ve her kesim için bir hayal kırıklığı olmuştur. Esas olarak başından itibaren Ankara, Suriye’ye müdahil olmakla ve yıkımında rol almakla bize göre en büyük dış politika yanlışı yapmıştır. Bu bağlamda İsrail’in yeni yerler işgal etmesinde ve Gazze’de soykırım yapmasında Suriye’nin bertaraf olması tartışmasız etkili olmuştur.
Ankara’nın ikinci yanlışı ise Suriye’de dinbaz silahlı unsurlarla iş birliği yaparak ve destek vererek Kürtlere karşı bir savaşta taraf olmasıdır. Oysa tarihi bir sorumluluk gereği Ankara’nın Kürtlerle ittifak etmesi gerekirdi. Geçmişte olduğu gibi bugün ve yarın da kalıcı olan Kürtlerdir, savaşçı dinbaz örgütler değildir.
Suriye Kürtlerinin Türkiye desteğine, en azından tarafsız kalmasına ihtiyaçları vardı. Türkiye olumsuz tutumuyla, var olan tarihi birlikteliği ve güveni yok etmesi kuvvetle muhtemeldir. Zayıflayan bu bağı tamamıyla hamasete dayalı “Müslümanlık-Kardeşlik” iddiasıyla yürütmek mümkün olmayabilir. Birlikteliği; karşılıklı haklara saygı, siyasi, ekonomik, komşuluk ve çıkar bağlarıyla güçlendirmek ve ittifak içinde kalmayı başarmakla daha inandırıcı, gerçekçi ve kalıcı hale getirmek mümkündür.
Bugün Suriye’de federal bir devlet modeline veya Kürtlerin statü taleplerine karşı çıkanlar, önümüzdeki yıllarda “iki devletli” bir çözüme rıza göstermek zorunda kalabilirler. Bu durumda Kürtlerle Türkler ittifakı yerine, başka ittifaklar öne geçebilir. Böyle bir gelişmeyi Kürtlerin de Türklerin de yararına görmüyorum. Bunun müsebbipleri de süreci yanlış yönlendiren bugünkü siyasi irade olacaktır.
Kişisel kanaatim; Suriye Kürtlerinin statü elde etmeleri ve hak ettikleri konuma gelmeleri ulusal, bölgesel ve uluslararası alanlarda en çok Türkiye’ye yarayacaktır. Hala fırsat kaçmış değildir.
Misafir