25 Ekim 2020


NATO Olmadan Mümkün mü?



Muhammet Mehdi ERDOĞMUŞ

A- A+

Dön bir bak nedir bu işin maksadı,
İdrak edemeyen cahil ne anlar işin aslını!

Eksen değiştirmek için mi, gündem değiştirmek için mi olduğu henüz bilinmeyen gelişmelerden biri de, Türkiye-NATO ilişkilerinin tartışmaya açılmasıdır. Özellikle Türkiye-Yunanistan geriliminde NATO’nun taraflar arasında eşit mesafede durmaması gerekçesiyle tartışmaların daha da alevleneceği düşünülebilir. Peki, NATO, Türkiye için ne ifade etmektedir? Bunun cevabını bulmadan bir değerlendirme yapmam eksik olur, kanaatindeyim.

Açılımı, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü olan NATO, 4 Nisan 1949'da 12 ülkenin bir araya gelerek Kuzey Atlantik Antlaşması'nı imzalaması ile kurulmuş uluslararası bir ittifaktır. Türkiye, Yunanistan ile beraber 18 Şubat 1952'de ittifakın resmi üyesi olmuştur. İttifakın bugün toplam üye sayısı 30’dur. NATO’nun kuruluş amacı da şöyle ifade edilmiştir: “Günlük yaşamlarımızda güvenlik sağlamak huzurumuz için kilit noktadır. NATO’nun amacı politik ve askeri vasıtalarla üye ülkelerin özgürlüğünü ve güvenliğini temin etmektir.”

Güvenliği temin ettiğini söyleyebilirim ancak özgürlüğü ne kadar temin ettiği en azından benim için bir soru işaretidir. “Bir NATO Müttefikinin saldırıya uğraması durumunda tüm NATO Müttefiklerinin saldırıya uğramış sayılacağı” ilkesinden hareketle ‘kolektif savunma’ prensibi üzerine tesis edilmiş görünse de, Afganistan örneğinde olduğu gibi bu amacının dışına çıktığı da bir gerçektir. Türkiye’nin NATO ittifakına dâhil olması hiç de kolay olmamıştır. ABD, İngiltere ve Fransa’nın ikna çabaları ve baskılarına rağmen Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nın dışında kalmıştı. Savaşın iki
tarafı da Türkiye’yi kendi yanlarında yer alması için büyük bir baskı uyguladıkları bilinmektedir. Savaş süresi boyunca iki tarafın da bu çabalarına rağmen Türkiye, Savaş’a katılmama konusunda hep direnmiştir. Türkiye, izlediği dış politikayla sıcak savaşın getirebileceği yıkım ve sorunlardan uzak kalmıştır ancak Savaş sonrası Türkiye, bu çekimserliğin bedelini çok ağır bir şekilde ödemiştir. ABD tarafından Marshall Planına dâhil edilmemiş, daha sonra da kuruluş aşamasında NATO üyeliğine alınmayarak cezalandırılmıştır. Ayrıca 10 Şubat 1947’de İtalya Paris Antlaşması’nı imzalayarak On iki Adayı silahsızlandırılmak şartıyla Yunanistan’a bıraktı. Lozan Antlaşması’nda da nüfusun %80’i Türk ve Müslüman olan Batı Trakya Yunanistan’a bırakılmıştı. 1950’de Çin ve Sovyetler Birliği desteğinde Kuzey Kore, sınır anlaşmazlığı nedeniyle ABD ve 21 ülke destekli Güney Kore’yi işgal emesiyle küresel bir savaşa sebep olmuştu. Savaşı, NATO’ya girmek için bir fırsat olarak gören Türkiye Hükümeti (DP), TBMM onayı olmadan Kore’ye asker göndererek ABD’nin yanında yer aldı. Türkiye, Sovyetler Birliği tehdidini dikkate alarak 2. Dünya savaşına katılmamayı seçmişti. Aslında bu bir tarafsızlık değildi, savaşın dışında kalma stratejisiydi ve bunu da başardı. Kişisel olarak NATO’nun özellikle ABD ve İngiltere’nin emperyal politikalarına hizmet eden bir küresel güç olduğuna inansam da, Sovyet tehdidini NATO üyeliği ile bertaraf eden Türkiye, son 30 yılda Ortadoğu da yaşanan olaylara rağmen ayakta kalmasını da büyük ölçüde NATO’ya borçlu olduğunu düşünüyorum. Bugün itibariyle Suriye, Irak ve Libya gibi iç savaş, işgal ve dağılma yaşanmıyorsa, NATO üyeliği sayesindedir. Buna rağmen, “eksen kayması” tartışmalarının söz konusu olması son derece düşündürücüdür. Türkiye’nin Rusya ile S-400 anlaşması, buna karşı ABD’nin F-35 projesinden Türkiye’yi dışlaması ve NATO’nun Norveç’te M.Kemal Atatürk ve CB. R.T. Erdoğan'ın “düşman hedefler” olarak seçilerek gerçekleştirdiği tatbikatın barındırdığı ağır mesajlar da  unutulmamalıdır. NATO ve “eksen değişikliği” tartışmalarının yeni bir dönme işaret ettiği kanısındayım. İktidarın yanlış politikaları sonucu Türkiye’nin çok daha ağır bedeller ödemek zorunda kalmamasını umuyorum.

Varken göz önünde bir musibet alınmalı ders,
Yoksa bu kafayla olursun ders alınacak bir musibet!

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır