16 Temmuz 2024


Maraba Milliyetçiliği



Abdulbaki ERDOĞMUŞ

A- A+

Modern dönemin siyasi bir ideolojisi olarak 1789 Fransız İhtilâlinin ardından yayılan milliyetçilik; coğrafya, ülke ve toplumlara göre anlam değişikliğine uğrayarak geniş kesimlerde toplumsal kabul görmüştür.

Masum bir tanım olarak; “ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya” "milliyetçilik" denilse de bu anlamıyla çoğunluk tarafından kabul gördüğünü söyleyemeyiz.

Öncelikle Avrupa milliyetçiliği ile gelişmemiş ülkelerin milliyetçiliğini birbirinden ayırmak gerekir.

Avrupa’da ve gelişmiş ülkelerde IRKÇILIK, faşizm, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi gibi insanlık değerleriyle bağdaşmayan anlayışlar ve ideolojiler vardır ancak bunun adı milliyetçilik değildir. Zaten onlar da milliyetçiliği böyle tanımlamıyor.

Onlar için milliyetçilik muasırlaşmaktır, gelişmiş ülkeler arasında en ileri ve en zengini olmaktır.

Milli devletlerin inşasında ve korunmasında aksiyoner ve etkin bir siyasi ideoloji olarak hayat bulan milliyetçilik, özellikle coğrafyamızda etnik temelde ütopik hedeflerle zamanla etnik ayırımcılığa dönüşmüş ve etnik ayırımları hızlandırmıştır.

Ne yazık ki ülkemizde bu ilkel anlayışa “milliyetçilik” denilmektedir.

Bu anlayışın sonucudur ki Türkiye’de, başlangıçta Türklerin milli kimliğini tesis etmek iddiasıyla geliştirilen milliyetçilik, hızla “Kızıl Elma” ve “Turan” gibi ütopyalarla bütün Türkleri birleştirme hayaline yönelmiştir.

Bununla da yetinilmemiş, asırlarca birlikte yaşadıkları ve birlikte imparatorluklar ve devletler kurdukları diğer unsurları asimile edecek kadar ırkçılık ve faşizmin ötesine geçilmiştir.

Açıkça belirtmek gerekirse Türk milliyetçiliği, muasırlaşmak veya ülke, vatan, yurttaş milliyetçiliği değildir. Otoriter ve bürokratik tekçi bir siyasal düzenin kurumsal-resmî ideolojisi olarak dayatılan ve hiçbir bilimsel ve tarihi dayanağı olmayan ucube bir IRKÇILIKTIR.

Esas olarak Türk milliyetçiliğinin köklü bir geçmişi de yoktur. 20. Yüz yılın ilk çeyreğine kadar Osmanlının bir tebaası olarak “maraba” muamelesi gören bir etnik unsurun, yüz yıllık bir süre içerisinde uluslararası bir değer üretmediği halde üstünlük iddiasında bulunması, komik değilse körü körüne bir ırkçılık hastalığından başka bir şey değildir.

Ne yazık ki bu kronik hastalık, sağ-sol-muhafazakâr-Müslüman-laik-anti laik- yazar-aydın-siyasetçi-din ve Diyanet adamları-asker-sivil-yargı-yürütme-yasama ayırımı olmaksızın toplumun ve kurumların tamamına nüfuz etmiş durumdadır.

Kuşkusuz bunun asıl nedeni, milliyetçiliğin kamusal alana yerleşmek, devletin nimetlerinden yararlanmak ve ayrıcalıklı hale gelmek için kullanılabilir en uygun araç olmasıdır.

Böylece “Türk” olmadığı halde “Türk milliyetçiliği” yapmanın da yolu açılmıştır.

Böyle sahte ve iki yüzlü milliyetçiliği besleyen unsurların başında “vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” dayatmasını getiren Anayasanın 66. maddesidir.

Bu maddenin varlığıyla “Türk” olmadığı halde “Türküm” iddiasıyla “Türklük” istismarı yapılmakta ve “Türk kimliği” dejenere edilmektedir. Bu maddenin asimilasyonu zorunlu kıldığı muhakkak ancak Türk kimliğini ve Türkleri korumak için de olmadığı kanaatindeyim.

İlgili maddenin, daha çok Türk olmayanların “Türklük”, “Türkçülük” ve “Türk milliyetçiliği” gibi iddialarla ülkeye egemen olmalarını sağlamak maksadıyla Anayasaya eklendiğini düşünüyorum.

Bu nedenledir ki Türk olmadığı halde “Türk milliyetçiliği” zırhına bürünmüş milyonlarca vatandaş var. Bu kesimlerin, Türk olanlardan çok daha “Türkçü” ve devamlı kin ve nefret kusarak ayırımı körükleyenler olması, Türk milliyetçiliğinin patolojik halini de ortaya koymaktadır.

Günümüzde “Türk milliyetçiliği” maskesi altında ırkçılığı körükleyen, ayırımcılığı dayatan, toplumu kutuplaştıran kesimlerin başında çoğunlukla “Türklük” tanımında gizlenen iki yüzlü Kürtlerin, Çerkezler, Araplar, Lazlar, Rumlar, Gürcüler, Yahudi ve Ermeni kökenlilerin yer alması, köksüz bir milliyetçiliğin varlığına ve etkinliğine işaret etmektedir.

Türk devleti, Türk medeniyeti, Türk ordusu, Türk yargısı, Türk siyaseti, Türk sporu, Türk futbolu gibi yer ve gök arasında yer alan her varlığın Türkiye’de “Türk” olarak tanımlanmasının gerçekte Türk kimliğini dejenere ettiğini ve özünden çıkardığını anlamak çok zor olmasa gerek!

Dejenerasyonun doğru anlaşılmasını zorlaştıran, ne yazık ki “Türk milliyetçiliği” iddiasıdır. Çünkü gerçekte bu iddianın sahipleri öz Türkler değildir.

Türkleştirilmiş veya fitne ve nifak için diğer unsurlardan seçilen ve eğitilen işbirlikçi, köksüz ve kimliksiz insanların Türk postuna gizlenmesidir.

İki yüzlülüğü, inkârcı ve ayırımcı milliyetçiliği reddedenlerin hain, bölücü, düşman sayılmaları boşuna değildir. Sır perdesinin kalkmaması için toplumun “milliyetçilik” ve “öteki” üzerinden ayrıştırılıp düşmanlaştırılması, geleneksel bir politika olarak benimsetilmiştir.

Tarih boyunca Anadolu’da Türk milliyetçiliğine rastlanmamıştır. Anadolu Türk’ünün tamamına yakını köylüdür ve “maraba” muamelesi görmüştür. Cumhuriyet devleti ile tebaadan vatandaşlığa geçmiş olsa da “maraba” muamelesinden kurtulamamıştır.

Buna rağmen Türk kültürüne, inançlarına, değerlerine, devletine ve geleneklerine bağlı vatansever bir halktır. Ayırımcılık, ırkçılık bilmez. Devlet, millet, ezan, bayrak adına kolayca manipüle edilecek duygusal bir toplumdur.

Duygusal yönü devamlı istismar edilmiş, cehaletinden yararlanarak din ve milliyetçilik hamaseti ile kullanılmaya devam edilmiştir. Maraba geleneğinin en belirgin örnekleri ideoloji ve siyaset alanında yaşanmaktadır.

Haklı-haksız, yanlış-doğru ayırımı yapmadan karşı tarafı “düşman” belleyerek kendileriyle aynı tarafta olanları desteklemek üzere her gördüğü sokak kavgalarına tekbir getirerek taş ve sopalarla dahil olanları “maraba geleneği” dışında nasıl tanımlayabiliriz?

Ezan, din, bayrak sloganlarıyla, etnik aidiyet gururuyla ve sokaklarda ulumakla kalkınan ve muasırlaşan tek bir toplum veya ülke var mıdır?

Türk milliyetçiliğinin tabanı bu kesimlerden oluşmaktadır.

Türkiye’de maraba muamelesi gören kesimlere “milliyetçilik”, hatta “ırkçılık” yaptırılmaktadır.

Marabanın ırkçılığı mı olur?

Yoksulların, mahrumların, zayıfların, mazlumların, geri kalmış toplumların ırkçılığı ancak komedi oyunu olarak sergilenir. Gerçekçi ve inandırıcı olması mümkün müdür?

Mümkün olmadığı için Türkiye gibi ülkelerde ırkçılık, kurumsal, yasal ve siyasal olarak dayatılmaktadır. Adına “milliyetçilik” denilse de bu anlayışı bilimsel, çağdaş ve evrensel karşılığı olmadığı için “ilkel bir maraba milliyetçiliği” olarak tanımlamak, gerçeğe daha yakın olduğu kanaatindeyim.

Maraba milliyetçiliğinden evrensel bir ideoloji çıkarılamaz. Cehalet ve yoksulluğun pençesinde boğulan bir toplumdan Avrupalı gibi milliyetçi de olunmaz.

Hakikatte etnik aidiyet, hiç kimseyi necip, üstün, ayrıcalıklı yapmaz.

İnsanı ve toplumu yücelten; bilgi, ahlak, refah ve hukuk güvencesinde medeni bir yaşamdır.

Medeni insan, ırkçılığı azgınlık, milliyetçiliği de fantezi sayar. Çünkü medeni insan, milliyetçiliğe ihtiyaç duymadan sorumluluğunun bilincindedir.

Türk halkının da geleceği ideolojik veya maraba milliyetçiliğinde değildir, muasırlaşmaktadır.

İtibarı ve saygınlığı; bilgi, ahlak, erdem ve insanlığın ortak değerlerindedir.

Buna ulaşmak için de yasalarla, eğitim, din ve siyasetle dayatılan her türlü milliyetçiliği ve dinbazlığı reddederek akıl, bilim ve insanlık değerlerinde buluşmaktır.

Bunun önündeki engellerin başında devletin kurumsal ideolojisi ve siyasi partilerin geldiğini belirtmeliyim.

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır