26 Kasım 2020


Macron ve Avrupa İslamı



Haluk ÖZDALGA

A- A+

Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron 2 Ekim’de yaptığı konuşmada, üç yıl süren çalışmalar sonunda “İslamcı ayrılıkçılıkla” mücadele için hazırladıkları yeni düzenlemeleri anlattı. Konuşma dünyanın değişik yerlerinde geniş ve farklı yankılar uyandırdı.

Avrupa’da yaşayan Müslümanların nüfusu 2. Dünya Savaşı sonrasında hızla arttı ve 1950’de %2’den, 2020’de %6’ye çıktı. Artışın önümüzdeki on yıllarda devam etmesi bekleniyor. Aynı dönemde Fransa’da Müslüman nüfus %0,5’ten %10’a çıktı, yaklaşık 20 kat arttı.

Fransa bugün tüm Avrupa’da, yüzde ve mutlak sayı olarak en büyük göçmen Müslüman nüfusun yaşadığı ülke.

Fransa aynı zamanda İslam adına hareket ettiğine inanan militanların, 2016’da Nice’de bir kamyonla kalabalığın arasına dalarak 86 kişinin katledilmesi gibi vahşi eylemlerinden en çok çeken ülkelerden biri.

Macron’un konuşmasından iki hafta sonra Paris’te, öğrencilerine Hz. Muhammed’in karikatürünü gösteren öğretmen Samuel Paty boğazı kesilerek katledildi. Ardından Nice’de kilisede dua eden iki kadın ve kilise bekçisi yine boğazları kesilerek öldürüldü, katil “Allahu Ekber” nidaları atarak polisle boğuşurken yakalandı. Kasım başında Avusturya’da Viyana merkezinde kalabalığın içine dalan ve elindeki AK-47 tüfeğiyle rastgele ateş açan bir saldırgan, dört genç insanı katletti.

Bu acımasız saldırıların faili terör eylemcilerinin genellikle IŞİD ve İslam Devleti (DAEŞ) gibi örgütlerle ilişkilileri olduğu ortaya çıkıyor.

Arka arkaya gelen hunharca eylemler Macron’un konuşmasına yönelen dikkatleri arttırdı. Pek çok gelişme önümüzdeki dönemde başka Avrupa ülkelerinde Macron’un önerilerine benzeyen uygulamaların yaygınlık kazanacağına işaret ediyor.

Macron’un bir vurgusuna göre “İslam şimdi dünyanın her yerinde kriz yaşayan bir din.” Bu ifade, İslam ve İslamcılık arasındaki ayırımı özenle gözettiği kendi konuşmasının diğer bölümleriyle çelişki içinde.

Kriz yaşayan İslam değil Müslüman ülkeler. Tarihi tecrübe sorunların bir din olarak İslam’ın kendisinden değil dinselleşmiş siyasetten, İslamcılıktan veya siyasal amaçlar için İslam’ın kullanılmasından kaynaklandığını gösteriyor.

Fransa’da bugün başörtüsü ve bazı Müslüman kadınların denize girerken tercih ettiği burkini gibi kıyafetlere dönük yasaklar var. Macron’un konuşmasından, benzer yasakların daha yaygınlaşacağı anlaşılıyor.

Amerika, İngiltere ve Kuzey Avrupa ülkelerinde pek itibar görmeyen bu yasaklar, Fransa’nın aradığı entegrasyonu kolaylaştırmak yerine amaca zarar verebilir ve tam tersi sonuçlara neden olabilir.

Esasen önyargıların terk edilmesi ve dini hoşgörü Macron’un savunduğu Aydınlanma düşüncesinin önemli ilkeleri arasındadır.

Macron’un konuşmasındaki olumlu yönlere de işaret edelim. Evet, özellikle Cihatçı Selefilerin dernekleri kullanarak kazandığı ideolojik ve finansal avantajlar daha dikkatli denetlenmelidir. Çocuklara okul yerine evde eğitim verilmesi hakkının istisnai durumlarla sınırlı tutulması da isabetlidir.

Macron’un en çok tartışılan sözleri, açıkça “Fransa’ya ait bir İslam” düşünmediklerini söylediği bölümde yer alıyor. Ama “Aydınlanma değerleriyle uyumlu bir İslam” arayışında olduklarını vurguluyor.

Dikkat çekici açıklamalara göre artık Türkiye, Tunus ve Fas’tan imam getirilmeyecek, din adamları Fransa’da eğitilecek, İslam tarihi ve ilahiyatı çalışmalarına, Arapça eğitimine ağırlık verilecek. “İslam’ın bir din olarak… Avrupa kıtasına yaptığı katkıların” daha iyi anlaşılması için Fransa, “İbn Rüşd ve İbn Haldun düşüncesinin öğretildiği, Müslüman uygarlıklar araştırmalarında öne çıkan” bir ülke olacak.

Bu hedeflere ulaşmada Fransa Müslümanlar Konseyi CFCM (Conseil français du culte musulman) önde gelen bir sorumluluk yüklenecek. CFCM, Fransa’da yaşayan Müslümanların seçtiği ve onları devlete karşı temsil eden bir sivil kuruluş. Çünkü Macron’a göre “İslam’ı yapılandırmak devletin işi değil.”

Halen Avrupa’da yaşayan on milyonlarca Müslümanın büyük çoğunluğu zaten Aydınlanma ilkelerine uyum içinde yaşıyor. Pek çok araştırma bunu gösteriyor. Fransız siyasal bilimci Bruno Etienne göre Fransız Müslümanları “anormal derecede normal.” 

İslam’ın tek bir kutsal kitabı ve peygamberi vardır; ama ülkemizde kimi İslamcı çevrelerin iddia ettiği gibi İslam tek değildir. Tarih içinde ortaya çıkan Türk, Kuzey Afrika, Pers, Suudi (Vehhabi), vs. İslamları farklıdır.

Eminim ki çok uzak olmayan bir gelecekte Avrupa’da yaşayan on milyonlarca Müslümanın şekillendireceği Avrupa İslamının, kendisini daha güçlü vurgularla ifade etmeye başladığını göreceğiz. Macron’un önediği yaklaşım kısmen dahi başarılı olsa Avrupa İslamına kayda değer olumlu katkılar sağlayabilir.

Avrupa İslamı Macron’un ortaya attığı yeni bir kavram değil. İhvan lideri Hasan el Benna’nın torunu Tarık Ramazan (kavramı ilk kullanan), Osmanlı geleneği içinden yetişmiş Sadık el Azim, Bassam Tibi ve Balkanlarda pek çok Müslüman aydının zaten savunduğu görüşlerdir.

*  *  *

AKP sözcüleri Macron’un açıklamalarını bir İslamofobi örneği olarak gördü ve aşırı sert sözlerle karşı çıktı.

Avrupa’da İslamofobi (İslam düşmanlığı) olduğu doğrudur ve mücadele edilmelidir.

Ancak Doğu Türkistan’da Çin hükümetinin uyguladığı zulüm, Uygur aydınlarını ve kültürünü yok etmeye dönük devlet terörü veya camilerin yerle bir edilmesi karşısında ses çıkarmayanların, Avrupa’daki İslamofobi’ye dönük eleştirileri sahte ve inandırıcılıktan yoksun kalmaya mahkumdur.

Hızla oy desteği düşen AKP iktidarı, İslam karşıtı göstermek istediği dış düşmanlar yaratıp kendi çöküşünü durdurma çabası içinde. Bir taraftan da iflah olmaz Batı düşmanlığı sergiliyorlar.

Ne yazık ki Ankara’dan yükselen aşırı eleştirilerin içeriği, Macron’un konuşmasını doğru dürüst okuma zahmetine bile katlanmadıklarını gösteriyor.

Alevilerin Türkiye’de kendi ibadet yerini belirleme hakkı yok, ama bunu Avrupa’da serbestçe yapabiliyorlar. Kendi vatandaşlarının inanç özgürlüğünü reddeden, hukuk güvencesinin kalmadığı, temel hakların fütursuzca çiğnendiği bir ülkeyi yönetenlerin insan hakları konusunda Avrupa’ya yönelttiği eleştirilerin, ayarı bozuk para kadar değeri olamaz.

Üstelik AKP sözcülerinin savunduğu her düşünce doğru bile olsa, kullanılan o yakışıksız üslupla netice alabilmeleri olanaksız.

Acı olan, Avrupa Müslümanlarının adım adım kendi İslamını oluşturduğu bir dönemde, çok sayıda iyi yetişmiş ilahiyatçıya sahip Türkiye’nin bu sürece katkı yapma konumunu kaybetmesi. Fransa’nın Türkiye’den din adamı almayı durdurması bunun göstergelerinden biri.

Fransa tek örnek değil. Muhtemelen başka Avrupa ülkeleri de tedricen aynı yola girecek. Türkiye’den gönderilen din adamlarıyla ilgili şikayetler yaygın. Mesela, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya şubesi olarak faaliyet gösteren Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) Müslüman Kardeşler örgütüyle yakın ilişkileri yoğun rahatsızlık kaynağı.

Hiç kuşkusuz bunun nedeni, AKP iktidarının Diyanet’i kendi politik amaçlarının bir aracı haline dönüştürmüş olması ve Avrupa’ya gönderilen din adamlarına din hizmetleri dışında görevler yüklenmesi. İhvan’ın din hizmetleri veya Türk İslamı ile ne ilgisi var?

Öğretmen Samuel Paty ve Nice cinayetlerinde dört insanın boğazı kesilerek öldürülmesi karşısında Ankara’daki iktidar ve muhalefet çevrelerinden yeterli tepki maalesef gelmedi.

Paty’nin Hz. Muhammed karikatürlerini kullanması talihsiz bir davranış oldu. Aslında öğrencilere gösterdiğine karikatür demek de doğru değil; özellikle tahrik edici olsun diye çizilmiş, Müslümanlar tarafından dinin karalanması olarak algılanan bir resimdi. Dinin karalanması (defamation) ayırımcılığı, nefreti ve şiddeti tahrik eden bir fiil.

Ama ne olursa olsun, verilmesi gereken cevap, bir insanın vahşice öldürülmesi olamaz, olmamalıydı. Böyle bir aşırılık Kuranı Kerim’in buyruğuna da aykırıdır.

*  *  *

Cihatçı Selefilerin terörüyle mücadele konusunda dünyada geniş bir mutabakat var. Ama bu mücadelenin stratejisi nedir? Teröristleri karşı-terör yöntemleriyle yok etme üzerine kurulu mevcut yaklaşım yeterli mi, emin değilim.

Macron’un önerdiği uygulamalar Fransa ve Avrupa’da belli ölçülerde olumlu sonuçlar doğurabilir. Ancak sorunun kaynağı Avrupa dışında. Macron konuşmasında bu sorunun etrafında dolaşıyor, ama net bir pozisyon ortaya koymuyor.

Cihatçı Selefi terörüne karşı sadece askeri yöntemlerle yürütülen mücadelenin başarılı olması zor. Sonuç alıcı bir yol haritası için, öncelikle bu terörü doğuran nedenleri doğru teşhis etmek gerekiyor.

Cihatçı Selefiliğin bugün dünyanın değişik köşelerinde yandaşları olsa da, doğuş yeri Sünni Arap dünyasıdır.

Arap dünyası modernleşme yarışında başarılı olamadı.

İkinci olarak, Batı 19. yüzyıldan bu yana Arap dünyasını rahat bırakmıyor. Napolyon Bonapart’ın kısa süren Mısır macerasını saymazsak, Avrupalı emperyalist güçlerinin Arap dünyasına saldırıları 1830’da Fransa’nın Cezayir’i işgaliyle başladı. 132 yıl süren sömürge yönetiminin sadece yedi yıllık son direniş dönemi değil, tamamı derin travmalar bırakan acılarla dolu geçti. Cezayir hâlâ tam olarak normale dönemedi.

Cezayir sadece bir örnek. Batı’nın işgal, savaş, darbe, askeri yöntemlerle iktidarların yıkılması, topraklara el koyulması, kaba manipülasyonlar dahil değişik yöntemlerle sürdürdüğü müdahaleler o günden bugüne kesintisiz devam ediyor. Özgün gelişme süreçlerini yamultan bu müdahalelerden nasibini almayan tek bir Arap ülkesi yok.

Arap dünyasının neredeyse akla gelebilecek tüm rejimleri denemesine rağmen modernleşme sınavındaki başarısız kalması ve Batı’nın sonu gelmeyen çarpık müdahaleleri bir Arap çıkmazı veya “Arap bunaltısı” (malaise) yarattı.

Arap bunaltısı elbette hayli farklı reflekslere yol açabilirdi. Ama son dönemde fışkıran tepki, ideolojik beslenmesini İslam’ın en dar görüşlü ve en aşırı yorumundan alan Cihatçı Selefilik oldu – o da Batı’nın vahim yanlışlarının, özellikle Afganistan ve Irak’taki gafletlerinin katkısıyla.

Nasıl bir strateji izlemek gerekir, burada ayrıntılara giremem. Ama yukarda kısaca değindiğim üç ana unsuru muhakkak dikkate alan bir yol haritası gerekiyor. Böyle bir haritanın uygulaması elbette sadece kapsamlı bir uluslararası işbirliği çerçevesinde mümkün.

Cihatçı Selefiliğin patlayışına yol açan Arap bunaltısının en çarpıcı anlatımlarından biri, içe işleyen ifade gücüne sahip Lübnanlı Samir Kassir’e aittir. Sözü Kassir’e bırakarak bitirmek istiyorum (Arap olmak):

“Arap bunaltısının ayırt edici özelliği, çok yaygın ve derinlere oturmuş Arapların geleceği yoktur, koşullarının iyileşmesinin olasılığı yoktur duygusuyla başlayarak, kendisini istatistiklerden çok algılamalarda ve duygularda göstermesidir… tek çare olarak, sanki öyle bir şey mümkün olabilirmiş gibi, bireysel kaçış görülür.

Ama Arap bunaltısı aynı zamanda, Batılı Öteki’nin gözünü dikip bakışıyla ayrılamaz derecede bağlanmıştır – her şeyi, kaçışı bile imkansız kılan bir gözünü dikip bakış. Kuşkucu ve bazen küçümseyici, Öteki’nin gözünü dikip bakışı seni hep içinden çıkılamaz koşullarınla yüz yüze getirir. İktidarsızlığınla alay eder, umutlarını mahkum eder...

Savaşı desteklemek veya karşı olmak burada hiç önemli değildir. Milliyetçilik nedeniyle Amerikan savaşına karşı olanların iktidarsızlığı çok açıktır. Bunun basit ama acı ikrarı, bir yabancı güç sınırlarından binlerce mil öteden getirdiği askerleriyle senin vatanında polislik yapmaya geldiğinde, çok korktuğun veya en azından kendi vatandaşlarının ve komşularının çok korktuğu devleti birkaç hafta içinde tamamen bitirdiğinde, hiç kimsenin yapacak bir şeyi olmamasıyla özetlenebilir.”

Sadece bir Arap bunları yazabilir.

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır