26 Kasım 2020


Şiddetle Yüzleşmek!



Abdulbaki ERDOĞMUŞ

A- A+

Bireysel veya grupsal şiddete dünyanın her bölgesinde rastlanır. Tarih boyunca şiddetin gerekliliği veya ilkelliği hep tartışılagelmiştir. Kıskançlık, hırs, kibir, doyumsuzluk, üstünlük, tahakküm arzusu gibi dizginlenemeyen duygular doğal olarak şiddet üretir. Söz konusu duygular şiddetle beslendikçe daha çok azgınlaşır.

Azgınlık ise insanın kendisini ayrıcalıklı, yeterli ve üstün görme halidir ve aklın tutulma noktasıdır. Şiddet ve barbarlığın sembol aktörlerinden Adolf Hitler:

“Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir.” 

Bizim gibi kültürel genlerinde şiddet taşıyan toplumlarda, şiddet uygulamaları ve şiddete dayalı mücadele yadsınmaz, hatta hayranlık duyulur, kutsanır, özendirilir..! Bu yönüyle hepimiz birbirimize benzeriz!

Atalarımızın karıştığı cinayet, işgal, talan, yağma olayları kahramanlık destanlarımızı oluşturmaktadır. 18. yüzyıl Osmanlı sadrazamlarından Koca Mehmet Ragıp Paşa, bu durumu Kıptî beyinin kahramanlığını anlatmak için hırsızlıklarını anlatmasına benzeterek şu veciz cümlelerle özetlemektedir:

“Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun

Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin’ söyler.”

(Mayası bozuk olanlar, söz esnasında kabahatini farkında olmadan sezdirir/ima eder.

Kıbtî Beyi de yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler/örnek verir.)

 

Şiddet, özü itibariyle gücün, egemenliğin, otoritenin silahıdır. Egemenlik arzusu yükseldikçe bu silah, azgınlaşan otoritenin elinde daha çok kan ve gözyaşı akıtır. Bu anlayışı meşru gören bizim gibi toplumlarda şiddet/zulüm, yaşamın doğal bir parçası haline gelir.

Daha yakın tarihe kadar şiddet, yasal meşruiyeti olmasa da ülkemizde etkin bir eğitim aracı olarak görülmekteydi. TSK’de, Eğitim ve Öğretim kurumlarında, Kur’an kurslarında yaygın olarak başvurulan bir yöntemdi. En çirkin örneği olan kadına yönelik şiddetin, ne yazık ki hala önü alınamıyor.! Bu patolojik durum, bütün hastalıklı toplumlarda yaygındır.

Şiddetin en azgın ve yaygını, siyasal olanıdır. Çünkü siyasal şiddet, ulusçu, milliyetçi, dinci ideolojileri ve otoriterliği besler. Devlet gücüne dayanarak atılan tokatı dahi “devletin şefkat tokatı” olarak tanımlayabilen bir kültürün, bir geleneğin esiriyiz. Bu nedenle de hak-hukuk bilmez ceberut yönetimlere kendi rızamızla mahkûm oluyoruz.

Zulme, zorbalığa, otoriterliğe, haksızlık ve hukuksuzluğa meşruiyet kazandıran, bizim söz konusu şiddeti meşrulaştıran kültürümüz ve inançlarımızdır. Oysa medeni düşüncede gerek devlet, gerekse toplum merkezli şiddet; ilkellik, barbarlık ve vahşettir, medenilik adına asla kabul edilemez!

Ülkemizde siyasal şiddetin en yoğun yaşandığı alanların başında KHK-OHAL ve Kürt meselesi gelmektedir.  İktidarın bu alanda icra ettiği ceberut politikaların, toplumun yarısından fazlası tarafından onaylanması veya en azından tepki verilmemesi toplumsal travmaya bir örnek teşkil etmektedir. Ruhsal hastalığın, toplumsal travmanın jakoben iktidarlarda yaygın olması da bu kanaatimi güçlendirmektedir.

Somut bir örnek olması bakımından dikkat çekmek istiyorum: 85 milyon nüfus olarak hep birlikte şiddet ile imtihan olmamıza rağmen, “şiddet karşıtlığı" bir tavır sergilemeyi sadece Kürtlerden istemek büyük bir haksızlık değil midir?

Siyasal iktidarların Kürtlere yönelik şiddeti onaylamak, en az PKK şiddetini onaylamak kadar sorunlu değil midir?

PKK tarafından Kürtlerin haklı ve meşru talepleri terörize edilerek, bölgesel ve Küresel güçlerin şiddet politikalarına hayat verdiği çok açıktır. Ancak vicdan terazisine vurulduğunda, öncelikle Kürtlere yönelik uygulanan şiddet uygulamalarına karşı bir ‘şiddet karşıtlığı’ gerekmez mi?

Siyaset adamları, düşünürler, aydınlar, makul kesimler farkında olmalarına rağmen bu planlanmış şiddet senaryolarını izlemeye devam ediyorlar. Devlet şiddetine boyun eğmeği dini ve milli bir gereklilik gören kesimlerin patolojik durumları da şiddet politikalarına güç vermektedir.

Kürtlere yönelik şiddet tarihseldir ve tarih boyunca sistematik şiddete ve katliamlara maruz kalmışlardır. Dini, ahlaki, vicdani ve insani sorumluluğun gereği olan; bu tarihsel şiddetin sorgulanması, reddedilmesi ve son bulması için duyarlılık göstermektir.

Bu sorgulama yapılmadan ve bu duyarlılık gösterilmeden sadece Kürtlerden tek taraflı “şiddet karşıtlığı” bir duruş beklemek gerçekçi de, ahlaki de değildir. Esas olan; şiddete karşı ortak bir tutum ve medeni bir duruş sergilemektir.

Hakk'ta İttifak; ihtilafları, düşmanlıkları ve şiddeti sona erdirir. Haksızlıkta ısrar ise şiddeti, şiddet ise yıkımı getirir.!

Zulme sessiz kaldığımız gibi YIKIMA da mı sessiz kalacağız?

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır