Nimet Elif Uluğ: Benim için hayatta her koşulda ve zorlukta ayakta durabilmek, üretmek, barışı korumak; itiraz, isyan yerine çözüm üretmek ve yaşamak esastır.

Nimet Elif Uluğ: Benim için hayatta her koşulda ve zorlukta ayakta durabilmek, üretmek, barışı korumak; itiraz, isyan yerine çözüm üretmek ve yaşamak esastır.

08 Ocak 2021   /   1 ay önce 0


Röportaj: Sümeyye Işıkçı

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Nimet Elif Uluğ kimdir?

En zoru insanın kendini anlatması galiba. Anneyim, hocayım, yazarım.

Öğretim görevlisi, yazar, köşe yazarı… kamusal alanda sizi farklı rollerde görüyoruz. Bu rollerinizden ve size katkılarından söz eder misiniz?

 

Zaman zaman yakınlarım da sorarlar bunca değişik işi nasıl yapabiliyorsun diye ama ben belli bir kalıbın içine girmeyi sevmiyorum, bu bana kendimi üretken hissettiriyor. Aslında yaptığım işler birbirini besliyor. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilerim zaten öğrenciliğimden beri içinde olduğum camiamı daha da genişlettiler. Tümü yabancı öğrencilerdir, dünyanın tüm ülkelerinden gelirler, ufkumu açıyorlar. Yazılarım aslında derslerimde işlediğim, öğrencilerimle yaptığım sohbetlerin devamı niteliğindedir. Genç bakış benim için çok önemlidir, çok yararlanırım onların bilgilerinden, dünyaya bakışlarından. Eğitim karşılıklı yapılan bir eylem bence. Bugünün dünyasında ben anlatırım sen de beni soluksuz dinle anlayışı yok. Örneğin yoklama almam ama derslerime hep gelirler, çünkü yetişkin insanlar kendileri için en doğru kararı verir duygusunu hissederler. Öğrencilerimle iletişimim derslerimiz bitse de sürüyor, dünyanın her yerindeler; Afrika’dan, Brezilya’ya, Almanya’dan, Çin’e, Japonya’ya, Kore’ye kadar. Yine sosyal paylaşım siteleri sayesinde birbirimizle ciddi bir iletişim ağımız var, haberdarız birbirimizden.

Yazarlık ve köşe yazarlığı derseniz ise, yazarken maalesef okurun sesini duyamıyorsunuz ama sosyal medya imdadınıza yetişiyor, orada sizinle konuşuyor okurlarınız. O kadar ilginç insanlar tanıdım ki yazılarım sayesinde. Ben 7/24 Türkiye’yi ve dünyayı gözlemliyorum, okuyorum, anlıyorum ve tüm gözlemlerimi kültürel genetik kodlar üzerinden, tarihsel arkaplanı da içine alarak yazıyorum. Türkiye dünyanın merkezi. Birçok toplumun şimdilerde yaşadıklarını biz kendimizi bildik bileli deneyimliyoruz. Aslında çelik gibi sağlam insanlarız çünkü sıradan bir İsveçli’nin bir kaç kuşak yaşayabileceklerini biz bir gün içinde yaşıyoruz. Akademi ve yazarlık, insanların bana sevgisini, saygısını artırdı diyebilirim. Ayrıca beni oldukça ‘cesur’ bulur dostlarım, bu da bana mutluluk, gurur veriyor…

Bir kadın olarak bu rollerde zorluklar yaşıyor musunuz?

 

Hayır hiç yaşamadım. Akademik hayatta özellikle Boğaziçi Üniversitesi’nde cinsiyetçi bir ortam asla yoktur. Keza Şalom Gazetesi’nde de. Benim bir de siyaset maceram var o zaman zorluklar yaşamıştım ama aslında siyasetteyken akademisyenliğim insanları daha çok rahatsız etmişti. Bu kadın da ne çok biliyor diye. Kadınlar akademide, basında baştacıdır ama siyasette işleri çok da kolay değil. Bugünün kadın siyasetçileri asık suratlı, erkeklerin kendi oyun alanları olarak gördükleri siyaset dünyasında erkekleşmiş, kavgacı, antipatik, kadın olduklarını adeta unutmuş kadınlar. Çok mutsuz görünüyorlar ve gençler tarafından modellenebilecek olanı yok. Ülkemizin işleri ciddi ben de farkındayım ama hep aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar alamazsınız. Kendi modelini yaratanı görmüyorum. Ben güleryüzlü bir insanım, selam veriririm; siyasette bunun bile tuhaf karşılandığını hissettiğim anlar olmuştur.

Türk Yahudi basınının tek temsilcisi Şalom Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyorsunuz. Böyle bir gazetede yazmanın eksi ve artısı var mı? Bunlardan bahseder misiniz?

Şalom Gazetesi 30 Temmuz'da yayınlanmadı | Şalom Gazetesi

Şalom’da yazmanın bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türk Yahudi Cemaati’nin tek gazetesinde müslüman bir kadın yazar olarak daimi bir köşem var. Gazete yönetiminin yazımın noktasına, virgülüne dahi dokunmayan, kendinizi değerli hissettiren, düşünceye saygılı  bir anlayışı vardır. Bugünün Türkiyesi’nde bu bir ‘mucize’ adeta. Şalom, internet üzerinden okunabilir ve haftalık 180-200 binlik okura ulaşıyor. Türk Yahudi Cemaati ile kendi kişiliğim arasında ortaklıklar var. Benim için hayatta her koşulda ve zorlukta ayakta durabilmek, üretmek, barışı korumak; itiraz, isyan yerine çözüm üretmek ve yaşamak esastır. Ötekileştiren bir bakış açısına sahip olan insanlar için değil Şalom, nerede yazarsanız yazın ‘sorun’dur. Çünkü Türkiye toplumu ciddi ölçüde birbirini tanımayan, sevmeyen, hoşgörüden uzaklaşmış bir hale dönüştü. Geleceğin dünyası bu kısır çekişmelerden değil, bilimden, ekonomiden, saygıdan, dini kurallardan arındırılmış etik değerlerden doğacak. Bu yaşadığımız dünyanın çok gerilerde kalması an meselesi, şimdilik öyle görünmese de…

Gazetede yaptığınız röportajlara rastlıyoruz. Alanlarında uzman bir çok kişiyle yapmış olsanız da güncel siyaset içinden bazı isimler özellikle dikkat çekiyor. Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım. Bu röportajlardan sonra neler hissetiniz, ilk izlenimleriniz nelerdi?

 

Şalom’da siyasetçilerle röportajlar yaparak aslında kendimi ve ülkenin geleceğini, bana ‘yeni’ ne söyleyeceklerini, yeni bir Türkiye hayali sunup sunamayacaklarının cevabını arıyorum. Her ne kadar bu isimler şimdilerde sahnedelerse de kısa bir gelecekten sonra kalabileceklerini düşünmüyorum. Yeni dünya düzenine, genç bakışa, demokratik akışa çok da uygun yapılarda değiller. Maalesef değer yargılarıyla hareket eden, kamplaştıran siyasetçiler. Çünkü öyle öğrenmişler, öyle bir altyapıları var. Bugün gençler siyasetten, ulusal medyadan uzaklar yoksa bunca eğlence platformu neden kuruldu? Sıkça konuşulan bir erken seçim olasılığında 2021 yılı sonunda yapılsa örneğin 9.1 milyon Z kuşağı genç oy kullanacak oysa tüm anketlerde kararsız oy neredeyse yüze 40’lara varıyor ve bu gençler ne iktidara ne muhalefete dönük değiller, siyaset sahnesinin aktör ve aktristleri maalesef yaşlandılar. Tuhaf bir sonuç. Siyasetin şapkasını önüne alıp düşünmesi lazım. Demek ki günümüz siyasileri pek de umut vaadetmiyorlar...

Gelecek gerçekten gençlerin ve kadınların olacak. Çünkü gençler yeni kurgulanan dünya düzenini anlıyor, kadınlarsa çok yönlü düşünüyor ve en önemlisi anne olabilme yeteneğine, annelik ferasetine sahipler. 

Köşe yazılarınız da “Holokost ve kötülüğe inat iyi insanlar” yazınızdan yola çıkarak ve doktoranızı da tarih üzerine yaptığınızı bilen biri olarak sormak istiyorum, geçmişte yaşanan bir olaya canlı tanık olacak olsaydınız bu hangisi olurdu ?

 

Ben haksızlığa, açık kötülüğe ve acımasızlığa dayanamam. O yazıda güç sahibi Türk diplomatların, Almanya’da 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yapılan korkunç zulümlere duyarsız kalmayarak, kurtarışlarını anlatmıştım. Ben olsaydım ben de aynısını yapardım. Çünkü o diplomatlar güçlerini iyilik için, günahsız insanların kurtuluşu için kullandılar. Geçmişte neye tanıklık etmek isterdiniz derseniz mesela 30 Ağustos 1922 ile 23 Temmuz 1923 arasındaki yani Başkomutanlık Meydan Savaşı ile Lozan arasındaki o bir yılı İstanbullu bir gazeteci olarak yaşamak isterdim. Özellikle 1924’te Yunanistan ile aramızda yapılan Nüfus Mübaledesi’nde karşılıklı olarak gönderilen halkların acılarını dindirebilmek isterdim. İnsanları doğup büyüdükleri topraklardan çekip almak, dilini izini bilmedikleri coğrafyalarda yaşamak zorunda bırakmak verebileceğiniz en büyük acı. Bu acıların günümüzde de aynen devam ettiğini görmek ise daha büyük acı…

Cem Tv’de Düne Bakış adlı bir programınız var. Bu programa dilediğiniz bir kişiyi konuk alma şansınız olsaydı bu kim olurdu ve konuğunuzla ne üzerine konuşmak isterdiniz?

 

Program maalesef artık devam etmiyor. Topluma yön veren, bütünün hayrına çalışan ülkemizden dünyadan insanlar konuğum olsun isterim. Bu bazen bir bilim insanı, bazen bir siyasetçi, bir sanatçı ya da iş insanı olabilir. Barışa, hoşgörüye, bilime, sanata hizmet eden insanlar geleceği şekillendirecek. Bu insanları toplumla buluşturabilmek en büyük mutluluğum olurdu.

Kalbi Her Defasında Kırılmaktan Yorgun Düşen İnsanların 12 Ortak Özelliği -  onedio.com

Birkaç yazınızda insanların bir savaşın içinde olduğundan bahsediyorsunuz. Modern insan, nasıl bir savaşın içinde ?

 

Modern insan zamanla, parayla ve korkularıyla savaşıyor. Para kazanmak yetmiyor çünkü tam hedefinize eriştiğinizi sanırken  alınması hedef gösterilen başka bir şey çıkıyor ve hep oyunda kalmak zorundasınız. Sürekli olarak birşeylere yetişmek zorundayız; uçağa, derse, otobüse, yeni çıkan bilgisayara, telefona, yeni teknolojili arabalara, bitmiyor... Hele de korkularımız; asıl onlarla benliğimiz savaşta. Aç kalma korkusu, hasta olma korkusu, darbe korkusu, işini kaybetme korkusu, trafik kazası geçirme korkusu, haksızlıklar karşısında kendini savunamama korkusu say say bitiremem. Hele de bunların sürekli köpürtüldüğü bir ortamda ya ayakta kalamazsam korkusu. Bunlar arenalar ve her an bunların içinde görünmez düşmanlarla savaştayız.

Bu savaşın kazananı olmak için hangi cephede olmak ve neler yapmak gerekir ?

 

Bu savaşın kazananı olunamaz, savaşan herkes aslında kaybeder; kazandığını sanan da. Kapitalist dünya düzeninin insanı sürüklediği sonsuz harca, hadi harca, sürekli borçlan; daha genç, daha güzel, daha şık, daha daha sarmalına elimizi kaptırısak kolumuzu alamayız. Kendimizi kapitalist dünya saçmalıklarından uzak tutmak, sporla, sanatla, bilimle beslenmek zorundayız. Yapmamız gereken tek şey şöyle bir durup, düşünmek. Ben bugün kendim için, ailem için, bütünün hayrı için ne yaptım? Cevabımız alışveriş, kötülüğü köpürtmek, kıskançlık, ötekileştirmek  ise iyi yolda değiliz demektir.

Son olarak bize kitaplarınızdan bahseder misiniz?

 

Kitaplarım ilki İngilizcesi Libra Yayıncılık tarafından basılan ‘Elemterefiş: Superstitious Belief and Occult in the Ottoman Empire (1839-1923)’ adlı eserim. Bu kitabımın sonunda bir tarihi roman denemem var. Diğeri ise aynı kitabın İslam’da batıl itikatları, temellerini çok daha geniş anlatan ve Doğan Kitap tarafından basılan, İngilizce kitabın Türkçe çevirisi olan ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Batıl İtikatlar ve Büyü’adlı eserim. Birinde olan diğerinde pek yok aslında. Ama aslında amacım toplumun dini inanışlarının genetik kodlarını bulmaya çalıştım. Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan İslam’ın aslında bu topraklarda yaşayanve yokolan  tüm medeniyetlerin, geleneğin, adetlerin, kadim inanışların sonucu olarak yarattığı popüler inanç biçimlerini anlattım. Fallar, büyüler insanlık kadar eski oldukları için her dönem ve devirde alıcısı olan ürünlerdir, gelenekte olmayan yaşayamaz. Tabi tüm bu uzun araştırma beni Anadolu’da yaşanan tüm dinlere, inanışlara; bugün din dışı olarak kabul ettiğimiz inanışların bile nasıl olupta hangi dinden ya da inanıştan gelirse gelsin tüm insanlar tarafından kokusuzca benimsenip, paylaşıldığı sonucuna götürdü. Araştırmam sayesinde İbrahimi dinleri, Anadolu’nun kadim inanışlarını, tarikatların kökenlerini, bugün marjinal olarak kabul edilen tüm inanışları inceleme fırsatı buldum. İngilizce versiyonunda bir de tarihi roman denemesi yaptım. Çünkü arşivlerde bölük pörçük toparlayabildiğim bilgilerin arasında verilebilecek çok önemli yerler vardı. Bu bilgileri yarattığım hayali kahramanlar ile vermeye çalıştım. Romanımda kişiler gerçekten yaşamış, olaylar da yaşanmıştır.

 

 


Yorumlar (0)



Bu habere ait yorum bulunmamaktadır