02 Aralık 2021


Kardeşim Diplomasisi!



Serhat Şabap

A- A+

Geçtiğimiz günlerde Haluk Özdalga’nın kaleme aldığı  Ortadoğu ve Avrupa Arasında Türkiye kitabını inceleme fırsatı buldum. Öncelikle belirtmeliyim ki Özdalga oldukça duru bir dille, dünyayı kasıp kavuran mezhepsel ve radikal örgütlerin tarihsel kökenlerini, bugününü ve geleceğini, bunun yanı sıra Türkiye’nin Ortadoğu politikalarını ve Avrupa’yla ilişkilerini kapsamlı analizler doğrultusunda inceleyerek ilgililere bir başucu kitabı sunmuş.

Yalnız bu haftaki gündemim kitap özelinde geniş çaplı bir incelemeden ziyade ilgili çalışmanın bir alt başlığı olan “Büyük Lokma Ye, Büyük Laf Etme” bölümünden esinlenerek dış politika lisanımızı ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, mevkidaşlarıyla gerçekleştirdiği ikili görüşmelerdeki ‘Kardeşim’ söylemi üzerine mülahaza edeceğim.

Özdalga, bir ülkenin dış politikasının sağlam bir siyasi strateji üstüne oturması kadar, kullanılan üslubunda büyük önem taşıdığına dikkat çekerek konuyu ele almış.

Temel siyaset doğru olsa dahi yanlış bir üslupla başarının zorlaştığını vurgulayarak iki hususun birbirinin tamamlayıcı olduğunu belirtmiş ve “Adriyatikten Çin Seddi’ne kadar Türk Dünyası kurulacak”, “Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kıpırdamaz”, “Suriye’de bizim istemediğimiz hiçbir şey olmaz” gibi yüksek perdeden ifade edilen sözlerin, imparatorluk mirasına sahip Türkiye adına sağlıklı bir iletişim stratejisi olmadığına dikkat çekiyor.   

Çin ve İngiltere diplomasisi üzerinden büyük lokma yiyen devletlerin küçük söz söyleme stratejilerini örneklendirerek Türkiye’nin özellikle son zamanlarda yüksele gelen hamasi dış politika yaklaşımlarına eleştirel bir bakış açısı sunmakla birlikte zihinlerde birçok sorunun belirmesine de zemin hazırlamış.

Uluslararası İlişkilerde büyüklüğün kriterleri neler?

Sözünü değil, sesini yücelten liderler bunu kamuoyuna karşı politik bir argüman olarak mı kullanıyor?

Dış politikada hamaset olur mu?

Bu sorular böyle uzar da gider.

Son sorudan başlamak gerekirse aklı selim herkesin hemfikir olacağı üzere dış politika hamaseti kaldırmayacak kadar hassastır. Stratejinizi rasyonel bir söylemle bütünleştirmediğiniz takdirde içerideki bir grubun alkışından öte hiçbir kazancınız olmamakla birlikte dışarıda ise saygınlığınızı yitirmenize sebep olursunuz.

Uluslararası arenada sözün özünden ziyade sesini yükselten aktörlerin bu durumu bir siyasi argümana dönüştürerek şahsi kazanım sağladığı ise bir realitedir. Nitekim gerek ülkemizde gerek dünyanın birçok noktasındaki popülist liderlerin bu durumu siyasi konsolidasyon olarak kullandığı da aşikardır.

Uluslararası ilişkilerde gücün unsurlarını değerlendirdiğimiz takdirde, tutarlılığın önemli bir politik duruş olarak kurumsal kültürle bizatihi ilişkili olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Bu durumu örneklendirmek gerekirse;

Afganistan’da Kabil Hükumeti düşmeden evvel, Afgan özel kuvvetlerinin Ankara’ya getirtilerek eğitilmesini ve Kabil havaalanın güvenliğini Taliban’a karşı koruma stratejisini dünyaya sunarken, üç hafta sonra Kabil’in düşmesinin akabinde Taliban’la birlikte bölgenin güvenliğini tesis etmeyi talep ettik.

Siz dahi kendi politikalarınıza bir bütünlük ve derinlik atfedemiyorken uluslararası aktörlerin size saygı duymasını nasıl bekleyeceksiniz ?

Evet, Türkiye tarihi bağlarıyla, yetişmiş insan gücüyle, savunma sanayi hamleleriyle önemli kazanımlara sahip bir aktör olarak yakın/uzak bölgesinde söz sahibi olması gereken bir ülke motivasyonuyla inisiyatif almak, önemli güzergahlarda stratejik kazançlar elde etmek isteyebilir. Yalnız siz taleplerinizi tutarlı bir zemin ve diplomatik üslup içerisinde eritemezseniz kaş yapayım derken göz çıkaran kişini konumuna düşersiniz.

Mevlüt Çavuşoğlu ve Kardeşim Söylemi

Uluslararası ilişkilerde dostluğun olmadığı, iletişimlerin çıkarlar üzerine inşa edildiğine yönelik yaygın bir kanaat olsa da psikoloji ve sosyolojinin bize söyledikleri bu kanaatin her zaman her koşulda geçerli olmadığı yönünde.

Devletler kadar toplumların da birbirleriyle ilişkileri olduğunu dikkate aldığımızda komşu devletlerimizdeki halklarla olan tarihi bağlarımızla Meksika gibi toplumlara olan yakınlığımız elbette bir değil. En nihayetinde bu sosyal yapıların nesilden nesile aktarılan duygusal belleklerini dikkate aldığımızda kimi toplumlara ve onların vatandaşı olduğu devletlere yakınlık duymamız bu olgunun bir tezahürüdür.

Bu bağlamda birtakım devletleri ‘kardeş’ olarak nitelendirmenin yanlış olmadığını düşünmekle birlikte tutarlılık ve ölçülülük ilkelerinin önemine dikkat çekmek istiyorum.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun mevkidaşlarıyla gerçekleştirdiği ikili görüşmelerde çok sık bir şekilde telaffuz ettiği kardeşim söyleminin ise makuliyet noktasında sorgulanması gerektiğini belirtmek istiyorum.

Sayın Çavuşoğlu’nun Libya, Filistin, Özbekistan, Pakistan, Fas, Tunus, Bosna-Hersek, Maldivler, Cezayir, Afganistan( Kabil yönetimindeki), Kuveyt, Katar, Ürdün, Endonezya, Azerbaycan, Umman, Sudan, Kırgızistan ve Gine Bissau dışişleri bakanlarıyla gerçekleştirdiği görüşmelerin hepsinde kardeşim söylemini telaffuz etmesini eleştiriye açık bir durum olarak değerlendiriyorum.

Bu söylem ‘Kardeşim Diplomasisi’nin olası kazanımlarına zarar vermekle birlikte ilgili ülkeler nezdinde sözün tesirinin yitirilmesine de sebep olmaktadır.

Tutarlı bir dış politika ve ölçülü bir üslubu birbirine entegre etmediğimiz müddetçe sağlıklı bir politika sahibi olabileceğimizi düşünmüyorum.

Ne de olsa terazi tartıyla her şey vaktiyle..

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır