21 Şubat 2020


Dil ve Kültür ilişkisi üzerine (2)



Osman AYDOĞAN

A- A+

Geçen haftaki yazımdakullandığımız kelimelerin nicelik olarak azalmasını ve nitelik olarak da kalitelerinin bozulmalarını anlatmıştım… Bugün de bu şekilde bozulan kelimelerin duygu ve düşüncelerimiz, fiziksel hayatımız, sosyal hayatımız, kültürümüz, ilişkilerimiz ve psikolojimiz üzerindeki etkilerini anlatacağım.

Kelimelerin duygu ve düşüncelerimize etkisi üzerine…

Fransız felsefeci, edebiyat eleştirmeni, edebiyat ve toplum teorisyeni RolandBarthes’in da güzel bir kitabı vardı: ‘’Bir Aşk Söyleminden Parçalar’’ (Metis Yayıncılık, 2010) Barthes kitabında; ‘’Âşık olduğumuzda kullandığımız dil, her zaman konuştuğumuz dilden çok farklıdır’’ der ve ''bir kere ilk mesajı verip, 'seni seviyorum' dedikten sonra sözlerinizle, davranışlarınızla içinizdeki duyguyu karşı tarafa sonsuz bir akış şeklinde tekrarlamalı, ilişkiyi derinleştirmelisiniz’’ diye yazar.

JacquesSalome ve SylvieGalland isimli iki yazarın “Ah Kendime Bir Kulak Versem” (Sistem Yayıncılık, 2002) ismini verdikleri kitaplarında “ilişki terörü” diye bir kavramdan bahsederler. Bu terörde kanlı bıçaklı olmaya gerek yoktur, ikili ilişkilerde, evliliklerde pek mutat olduğu üzere ‘’surat asmak’’ bile terörün en uç noktasıdır.

Erotik edebiyatın pirlerinden AnaisNin'in bir yazısında şöyle yazardı: "Aşk asla eceliyle ölmez. Kaynağını beslemeyi bilmediğimiz için ölür. Körlükten, hatalardan ve ihanetlerden ölür. Hastalanarak ve yaralanarak ölür; yorularak, solarak, matlaşarak ölür." AnaisNin’in söylediği gibi bu kültürde, bu coğrafyada, bu topraklarda genellikle aşkı beslemeyi bilmeyiz biz…

Çizerini hatırlamadığım bir başka karikatürde ise, orta yaşın üzerinde bir kadın kocasına soruyordu; ‘’Kocacığım, hatırlıyor musun, bana en son ‘seni seviyorum’ dediğinde tam on yıl önceydi.’’ Erkek istifini bozmadan, okuduğu gazeteden kafasını kaldırmadan cevap veriyordu; ‘’Düşüncemde bir değişiklik olursa sana söylerim.’’ Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İnsanlar sevdiklerini söylemekte hep kıskanç ve cimri davranırlar...

Bizler genellikle sevgi sözcükleri konusunda cimriyizdir. Sevgi sözcüklerini pek kullanmayız…

Amerikalı karikatürist Jules Feiffer’in bir karikatüründe kahramanı şöyle diyor: “Harika bir kızla tanıştım. Bütün dostlarıma ve çalışma arkadaşlarıma kendisinden söz ettim. Sokaktaki yabancılara bile kızdan bahsettim. Hemen herkese anlattım. Tabii kendisinden başka! Ona bu avantajı neden vereyim ki?”

Yahudi asıllı ABD’li psikolog HaimGinott'a ait bir şikâyetin en iyi formülü… X, Y ve Z teorisi…X: Ne yaptığının tespiti… (toplantıya geç geldin) (odan dağınık!) (yemek yemedin!) Y: Bu olayın senin üzerindeki etkisi (seni merakla bekledik) (üzüldüm) Z: Ne yapması gerektiği (gecikeceğini haber verebilirdin) (bizden yardım isteyebilirdin)...

Davranışları düzeltmek için ‘’hastalıklı bir eleştiri’’ yerine davranışların karşı tarafı nasıl bir sıkıntıya soktuğuna dikkat çeken bir terbiye tarzı çocuklara ve insanlara daha fazla empati kazandırır… Yani ‘’yaramazlık yaptın!’’ yerine ‘’bak onu ne kadar üzdün!’’ denmesi daha uygundur...

Bütün psikologların üzerinde fikir birliğine vardıkları üç mutluluk formülü var: Şükretmek, iyilik yapmak ve yaptığın işi sevip daha çok konsantre olmak!

Şükretmek, hayattan duyduğun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu düzenli olarak yazmak ve söylemek, sadece insanın keyfini yerine getirmekle kalmıyor. Kaliforniya Üniversitesi'nin araştırmasına göre fiziksel sağlığı düzeltiyor, enerji seviyelerini yükseltiyor, acı ve yorgunluğu azaltıyor!

Mutlu olmak için çalış, iyilik yap, şükret! 

Teşekkür etmek ve minnettarlık, dünyamızı harikulade hale getirecek pek çok etkiye sahip. Ancak bizler hep müştekiyiz… Yüzünde hüzün neşidelerinin gizli çığlıları bulunan mızmız yeryüzü küskünleriyiz…

‘’ İç ve dış yaşamın canlı ya da ölü başka insanların çabalarına bağlı olduğunu; bana bugüne kadar verilmiş ve halen verilmekte olanlara karşılık verebilmem için çaba sarf etmem gerektiğini her gün kendi kendime yüz defa hatırlatıyorum’’ derdi Albert Einstein...

***

Hani başta da söylemiştim ya ‘’sözcükler aslında sanılandan çok daha güçlüdür’’ diye. Bir Yunan atasözünü hatırlatmıştım: ''Kelimenin gücü Tanrı'nın gücüne eşittir'' diye…

İlişkilerinde sorun yaşayanlar aşağıdaki sözleri daha sık kullandıklarında hayatlarında mucizeler yaşayacaklarına inansınlar. Dağ gibi görünen ve içinden çıkılmaz sanılan sorunların aşılmasının aslında çok da zor olmadığımı görecekler:

Sana ilk günkü gibi aşığım.
Benim için çok değerlisin.
Yaptıklarından dolayı seni her zaman takdir ediyorum.
Sen olmadan bunları başaramazdım.
Dünyaya bir daha gelsem yine seninle evlenirdim.
Senin yaptıklarına karşı senin için ne yapsam azdır. 
Ne düşündüğün benim için çok önemli.
Kendine özen göstermenden mutluluk duyuyorum.
Senin aileni kendi ailemden ayırt edemem.
Mutlu olmam için yanında olmak benim için yeterli.
Seninle evlendiğim için ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum.
Seni her zaman dinlemeye hazırım.
Benim için ne fedakârlıklar yaptığının farkındayım.
Seninle karşılıklı birer kahve içmek ve sohbet etmek, tüm yorgunluğumu alıyor.
Senin sağlıklı ve mutlu olman benim için çok önemli. 
Başarılarınla gurur duyuyorum ve seninle iftihar ediyorum. Sen benim hayatımın en güzel şiirisin.

Bu sözcükler aşkın bakım sözcükleridir… Zaten söylerdi Cemal Süreya bir şiirinde:

‘’Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git
Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti’’

Kişi bu sözlerle kendisini değerli hissetmeli… Çünkü kendisini değerli hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur…

En büyük mutsuzluk sevilmemiş olmak değil, sevmemektir. Günahların onda dokuzu insan sevgisine karşı işlenmiştir.

***
Japon Araştırmacı MasaruEmoto’nun, ''Suyun Gizli Mesajı'' (Kuraldışı Yayınları, 2012) isimli bir kitabı var…

Bu kitapta MasaruEmoto, insan vücudunun ve yaşamış olduğumuz yerkürenin % 70’ini kaplamakta olan suyun, moleküler yapısının insanların düşüncelerinden, sözcüklerden ve dinlemiş olduğu müzikten etkilenmiş olduğu ortaya koyuyor... Emoto, yaşama geçirilen pozitif düşünceler sayesinde insanın vücudunda yer alan suyun, kişiyi mutlu ve esen kılabileceğini bildirdi.

Emoto müziğin suyun yapısı üzerindeki etkilerini görmek için iki müzik hoparlörü arasına birkaç saatliğine distile su koyarak suyun donduktan sonraki kristal formlarını fotoğraflar. Aynı tip su kristallerine önce Beethoven’ ın pastoral müziğini dinleten Emoto, su kristallerinin çok güzel şekillendiğini, Bach’ ın “AirForThe G String” parçası dinletilen su kristallerinin nispeten düzgün olduğunu, Heavy müzik dinletilen su kristallerinin ise tamamen şekilsiz ve dağınık olduğunu fotoğraflarla tespit eder..

Bu çalışmayla, düşüncelerin ve kelimelerin su kristallerinin formasyonları üzerindeki etkisini tespit eden Emoto, bazı sevgi ve nefret kelimelerini kasete kaydederek cam şişelere gece boyunca dinletir. Bu deneyde ise sevgi, takdir ve teşekkür sözcükleri dinletilen şişelerdeki su kristallerinin çok simetrik ve güzel olduğunu belgeler.

Japon bilim adamı MasaruEmoto, sitesinde yaptığı açıklamada, “Kelimeler doğanın titreşimidir, böylece güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır, bu da kâinatın köküdür” der… 

***
Sevgi sözcüklerini söylemenin de çok önemli bir püf noktası vardır… O da ‘’ses tonu’’ ve ‘’gözler’’dir…

PauloCoelho’nun güzel bir kitabı var; ‘’Işığın savaşçısının El Kitabı’’(Can Yayınları, 2016) Kitapta şöyle bir hikâye geçer:

Savaşçı, kılıç tutan elini yakalamak için bir melekle bir şeytanın yarıştığını bilir. Şeytan der ki: ‘'Güçten düşeceksin. Bunun ne zaman olacağını bilemeyeceksin. Korkuyorsun.’' Melek de ‘'Güçten düşeceksin. Bunun ne zaman olacağını bilemeyeceksin. Korkuyorsun.'’ der.

Savaşçı şaşırmıştır. Melek de şeytan da aynı şeyi söylemişlerdir. Sonra şeytan devam eder: ‘'Sana yardım edeyim.’' Melek de aynı şeyi söyler: ‘'Sana yardım edeyim.’'

İşte o anda, savaşçı aradaki farkı anlar. Sözcükler aynı olabilir, ama kendisine yardım öneren bu iki kişi birbirinden tümüyle farklıdır. Ve savaşçı meleğin elini seçer.

Çünkü ‘’ses tonu’’ farklıdır.

‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın niyet ve maksadını gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın eğitimini, eğitiminin seviyesini gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın ruhunu, ruhunun derinliklerini, inceliklerini, kıvrımlarını gösterir. ‘’Ses tonu’’ ve ‘’gözler’’; insanın iç dünyasına ayna tutar. Hani bir şarkımız vardı ya, sözleri Ahmet Selçuk İlkan’a ait, Emel Sayın da ne kadar güzel söylerdi; ‘’Gözler kalbin aynasıdır, yalan nedir bilmez onlar’’ diye… İnsanın komuta edemediği tek organıdır gözler… Gözler aslında beynin de aynasıdır… Ancak bizim kültürde göz teması yoktur… Hele hele karşı cins ise asla…

İşte bahsettiğim bu sevgi sözcüklerini kullanırken ses tonunuza ve gözlerinize dikkat ediniz… ‘’Günaydın’’ derken bile ses tonunuza ve gözlerinizin ahengine dikkat ediniz. ''Günaydın'' demenin maksadına uygun bir ses tonuyla ve gülen göz temasıyla ''günaydın'' demeyecekseniz hiç demeyin daha iyi!

Bilge insanlar ‘’insanın yüzünde taşıdığı, sırtında taşıdığından daha önemlidir. Hareketler kelimelerden daha yüksek sesle konuşurlar… Bazen kelimelerinin dilini pek sevmediğimiz nice insanlara hallerinin güzel dili yüzünden bağlanırız…’’ derler…

***
Yazımın girişinde de vermiştim, şu sözler Mahatma Gandi’ye ait;

‘’Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür,
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür,
Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür,
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür,
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür,
Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür,
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.’’

Gandi’ye göre; ‘’düşüncelerimiz kaderimizdir.’’

Zaten çoook önceden Mevlânâ da aynı şeyi söylememiş miydi?

‘’Kardeşim sen düşünceden ibaretsin.
Geri kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün, gülistan olursun.
Diken düşünürsün, dikenlik olursun.’’

Bilenler bunu böyle söylüyor; düşüncelerimiz kaderimizdir!
Yaşadığımız her şeyin temel kaynağı düşüncelerimizdir!

Avusturyalı düşünür Ludwig Wittgenstein ‘’Tractatus’’ isimli eserinde ‘’düşünce’’yi ‘’tasarım’’ olarak kabul edip şöyle yazıyor;

‘’Olguların mantıksal tasarımı, düşüncedir.’’ "Bir olgu bağlamının düşünebilir olması şu demektir: Biz onun bir tasarımını kurabiliriz.’’ ‘’Doğru düşüncenin toplamı, dünyanın bir tasarımıdır.’’ ‘’Düşünce, düşündüğü olgu durumunun olanağını içerir. Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’

Burada Wittgenstein’ın en önemli tezi şu cümlede yatıyor; ‘’Düşünülebilir olan, olanaklıdır da.’’

Alfred Adler ‘’İnsanı Tanıma Sanatı’’ isimli kitabına Heredot’un ‘’Düşünce’’yi ‘’ruh’’ ile özdeşleştiren şu sözü ile başlar; "insanın ruhu onun yazgısıdır."

Bu görüşe göre; ruhsal yaşamda geçen bütün olaylar, birey tarafından saptanan bir amaca hazırlık niteliği taşır.

‘’Bir kimse gözüne bir amaç kestirmişse, ruhundaki olaylar ister istemez ortada uyulması gereken bir doğa yasası varmış gibi bir akış izler.’’

En küçük atomdan en büyük yıldıza kadar evrende her şeyin devinim içinde olduğunu söyleyen, Hippocrates’in çağdaşı olan Abdera’lıDemocritus şöyle söylerdi:

‘’İnsanın mutluluğu ya da mutsuzluğu kazandığı altın ya da eşyayla bağıntılı değildir. Mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır. Bilge bir kişi her yerde kendini evindeymiş gibi hisseder. Evrenin tümü onurlu bir ruhun evidir.’’ Democritus’a göre; ‘’mutluluk ya da üzüntü kişinin ruhundadır.’’

Evrende her şey iki kere yaşanır; olaylar önce zihinde tasarlanır, sonra da gerçekleşir, tıpkı bir mimarın bir binayı tasarlayıp planını çizmesi ve mühendisin de onu inşa etmesi gibi… Zihinde tasarlanmayan hiçbir şey evrende gerçekleşmez.

Düşler kurarız kelimelerle, düşüncelerle ve zamana bırakırız bu düşleri, onlar da tıpkı toprağa düşen tohumlar gibi, zamanla filizlenip gelişirler ve yaşadığımız gerçek olarak karşımız çıkarlar.

İnsanların isteklerini elde edememelerinin tek sebebi, olmasını istedikleri şeyler yerine, olmasını istemedikleri şeyler üzerine düşünüyor olmalarıdır.

Evren düşünceden ibarettir ve düşünceler somutlaşır…

Yaşadığımız dışsal gerçeklik aslında kendi içsel psikolojimizin somutlaşmış halidir. Her şey düşüncemizde başlar ve onunla somutlaşır. Bir Çin atasözü düşüncelerimizin evrene saldığımız bir frekans olduğunu söyler; düşüncelerimizin evrene bir etkisi ve evrenin de buna bir tepkisi olurmuş.

Düşünceler manyetiktir ve frekansları vardır. Düşünceler manyetik sinyaller yayarlar ve bu sinyaller ait oldukları düşüncelerin benzerlerini size doğru çekerler…

Düşünceleriniz ve odaklandığınız ne varsa hepsi size geri döner. Yaşamımız sahip olduğumuz baskın düşüncelerin aynasıdır. Varlığa odaklanırsanız varlığı, yokluğa odaklanırsanız da yokluğu yaşarsınız… Hayat tamamen bir odaklanma sorunudur…

Kendimiz dünyadan ve evrenden ayrı değil, dünya ve evren ile bir bağlantı halinde ve o muazzam evrenin, organik bir bütün olan evrenin bir parçasıyız. Öyle organik bir bütün olan evrenin parçasıyız ki, bir Çin atasözünde söylendiği gibi ‘’bir ot yolarsanız tüm bir evreni sarsarsınız.’’

Fransız filozof MichelFoucault da 1996 yılında yayınladığı ‘Kelimeler ve Şeyler’ (LesMots es leschoses) isimli kitabında da ‘’bakanın bakılan olduğu’ tespiti yapar. Günümüz Kuantum düşüncesi de farklı bir şey söylemez zaten; ‘’gözlemci ile gözlemlenen ayrılmazdır, birdir, bütündür.’’

İslam tarihindeki üç büyük düşünürden birisi olan Muhyiddinİbn-i Arabî’nin ortaya koyduğu Vahdet-i Vücud (Varlık birliği) tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunur.

Evrende bir etki ve tepki akışkanlığı içerisinde yaşamaktayız. Ne ekersek onu biçeriz. Buğday eken buğday biçer, arpa eken arpa, domates eken domates. Hiç görülmemiştir; patates ekip de ayçiçeği biçen veya biber ekip de havuç ürünü alan!

Tekrar olacak ama bir Japon atasözü de şöyle söylerdi; ‘’güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır.’’ Bir Yunan atasözü şöyle der; ‘’Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne eşittir.’’ Ve şöyle devam eder Yunan atasözü; ‘’insanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’

Benzer şekilde hep olumsuz kelimeler kullananın ve düşünenlerin, hep karamsar bir ruh halinde içinde olanların iyi olaylarla karşılaştıkları ve mutlu oldukları hiç görülmemişlerdir.

Mutlu olmak bir ruh hâlidir, bu ruh hâli de kendimize bağlıdır. Nerede ve kiminle olduğumuz önemli değildir. ‘’Nasıl’’ olduğumuz ve ‘’kendimizi nasıl hissettiğimizdir’’ önemli olan.

Hem olumsuz duygulara sahip olup hem de kendimizi iyi hissetmemiz imkânsızdır. Olumsuz düşünce ve mesajların bizlere hiçbir faydası yoktur.

Depresyon, öfke, alınganlık, suçluluk duygusu; bunlar olumsuz duygulardır ve kendimizi güçlü hissetmemize izin vermezler. Eğer ortada bir problem varsa buna dışarıdan birisi veya başka bir şey yol açmazlar; kendi düşüncelerimiz kendi problemlerimizi yaratır. Yaşadığımız her şeyin temel kaynağı düşüncelerimizdir.

Umut besleyen kişiler hedeflerine doğru ilerlerken diğerlerine oranla daha az depresif, daha az kaygılı ve duygusal açıdan daha az sıkıntılı görünürler. İyimserlik gibi yakın akrabası umudun da şifa gücü vardır.

Tasalarımız kendi kendini doğrulayan kehanete dönüşüp öngördükleri felaketlere bizleri sürüklerler. Bilimde “Ters Çaba Kuralı” diye bilinen bir kural vardır. Şu şekilde formüle edilir: ‘’Başınıza gelmesinden korktuğunuz şeyleri fazla düşünürseniz, gerçekleşme ihtimalini artırırsınız.’’

Telefonumuzu saat sabahın 05’00’ine kurarsak çalar… Hâlbuki telefon basit bir bilgisayardır… Beyin ise Tanrı’nın yarattığı en büyük bilgisayar… Beyni nasıl kurarsak gelecek de kader de o şekilde gerçekleşir…

Güneydoğu’dan şehit haberleri gelir… Sonrada olayın ayrıntısı… Asker telefonda annesine, babasına şehit olacağını söylemiştir… Ertesi gün de şehit olur… Çünkü kendisini şehit olarak kurgulamış, tasarlamıştır...

Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi, İngilizcesi "PygmalionEffect" olan eski bir mitolojik öyküden almaktadır. Kıbrıs prensi, heykeltıraş Pygmalion, tüm kadınların kusurlu olduğunu düşünüp ideal bir kadının heykelini yapmaya çalışır. Galatea adını verdiği bu eser, o kadar güzel olmuştur ki, Pygmalion kendi eserine umutsuzca âşık olur ve onun gerçek olduğunu düşünmeye başlar. Daha sonra heykel canlanır. Sonra şu inanış ortaya çıkar; ‘’inanılan her kehanet kendini doğrular.’’

Kötü senaryolar yazmak enerji tüketen ve cesaret kıran saplantılı endişelerin uzak akrabalarıdır. Aklını hayatının karışık yönlerine takan, geçmişindeki şanssızlık ve düş kırıklıklarını tekrar tekrar düşünen bir insan aynı şanssızlık ve düş kırıklıklarını gelecekte de yaşamak için dua etmiş olur. Siz kendi kaderinizin yaratıcısı ve tasarımcısısınız…

Yaşadıklarımızın çoğunu geçmişimiz, izlenimlerimiz, biriktirdiklerimiz ve önyargılarımız şekillendirir. Çünkü gerçek; bellek ve algıdan ibarettir. Bunun dışında başka bir gerçek yoktur.

Siz kendinizden hoşnut değilseniz, başkalarının sizinle birlikte olmaktan hoşnut olmasını nasıl beklersiniz? Kendinizi sevdiğiniz zaman otomatik olarak başkalarını da seversiniz.

Yakındıkça yakındıklarınız size geri gelecektir. Olumsuz mesajların size hiçbir yararı yoktur. Karşı olduğunuz her şeyi büyütür, artırır, yüceltir ve güçlendirirsiniz… Hiçbir şeyin karşısında olmayın yanında olun… ‘’Savaş karşıtı’’ olmayın... ‘’Barış yanlısı’’ olun!

Özetle;

Yarattığımız dünya bizim düşünce biçimimizin ürünüdür. Yaşadığınız dünyayı iyi tanımlayın! Çünkü insanlar gördükleri dünyayı tanımlamazlar, tanımladıkları dünyayı görürler. Çünkü hayat bir ayna gibidir, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Çünkü hayat bir vadi gibidir, nasıl ses verirseniz öyle yankı alırsınız. Çünkü kader bir tasarımdır, nasıl tasarlarsanız öyle yaşarsınız. Çünkü siz kendi kaderinizin yaratıcısı ve tasarımcısısınız. Çünkü siz ne düşünürseniz O’sunuz. Güzel şeyler düşünün ki, güzel şeyler yaşayasınız!

Tedirgin eller ve kaygılı zihinlerle fazlaca koşturup durmaktayız. Sonuç almak için sabırsız davranıyoruz... Aslında daha hızlı daha yavaştır. İhtiyaç duyduğumuz şey; ruhun kullanılmayı bekleyen görünmez güçle pekiştirilmesidir.

Negatif vizyon dualarına kapılmayın… Ne istediğinize odaklanın… Kurtulmak istediklerinizi öne koymayın…

Karmaşık üstün başarıların temelinde ‘’zihni olarak önceden prova edilmesi’’ yatar… Evdeki hesabın çarşıya uymamasının sebebi ‘’zihni model’’ eksikliğinden kaynaklanır…

Kelimelerin davranışlara etkisi üzerine…

Duygular bulaşıcıdır… Başkalarının ruh halini değiştirme yeteneğimiz vardır. Başka bir bebeğin endişe içinde ağladığını gören diğer bebekler de ağlar… Sen gülümsediğinde tüm dünya seninle beraber gülümser…. Bir Tibet atasözü: ‘’Hayata gülümsediğinizde, bir yarısı sizin öbür yarısı başka birinin yüzüne görünür.’’ İnsan beyni mutlu yüzleri yeğler, onları olumsuz ifadeli olanlardan daha kolay ve hızlı şekilde fark eder…

Darwin, her duyguyu belirli bir şekilde davranmaya yönelten bir eğilim olarak görmüş: Korku; dönüp kaçmaya, Öfke; savaşmaya, Neşe; kucaklamaya…

Sinirbilim artık gözlerin gönüllere açılan pencere olduğu yönündeki şiirsel fikre yakın bir şey söylüyor bizlere…

Karanlık üçlüdürler: Narsist, şizofren ve psikopat…

Sosyal çevreniz geliştikçe nezleye dahi daha az yakalanırsınız… Ne kadar çok dostunuz varsa ileriki yıllarda daha az fiziksel sorunlar yaşarsınız… Neşter de iğne de nezaket ve şefkatin eşliğinde daha az acı verir… Duyarsız mesajlar ölüm döşeğindeki insanlara bile hastalığın kendisinden daha fazla duygusal ıstırap çektirir. Örselenmiş durumdayken yoğunlaşamaz ve berrak biçimde düşünemeyiz…

Kaygı düzeyi ne kadar yüksek ise beynin bilişsel verimliliği o kadar azalır… Panik, öğrenmeyi ve yaratıcılığı engeller… Kontrolden çıkmış duygular idraki engeller… Duygularını iyi okuyamayan ya da ifade edemeyen insanlar kendilerini sürekli engellenmiş hissederler...

En çok önemsediğiniz insanlar bir çeşit iksir, durmadan yenilenen bir enerji kaynağıdır... İyimserlik gibi onun yakın akrabası umudun da şifa gücü vardır. Hayatımızdaki ilişkiler ne kadar anlamlı ise sağlığımız için o kadar önemlidir…

Örgütlerde kelimeler...

Kelimelerin duygu ve davranışlar üzerindeki etkilerini anlatmıştım... Bu bölümde de kelimelerin yol açtığı duygu ve davranışların örgütlerdeki etkisini çok özet olarak anlatacağım…

Örgütten kastım iki arkadaş ilişkisidir, bir ailedir, bir gruptur, bir şirkettir, bir dernektir, bir kamu kurumudur… Liderden de kastım bu örgülerdeki belirleyici kişidir, ailede babadır, şirkette müdürdür, işyerindeki amirdir, şeftir, okuldaki öğrenmendir. Ancak yine de siz benim her ‘’lider’’ diye bahsedişimde siz kendinizi anlayınız!

Bu bölümde bahsettiğim konular başlangıçta ‘’kelimeler’’ ile ilişkisi yokmuş gibi görünebilir… Ancak yazım içinde de sık sık tekrarladığım gibi örgütsel davranışların temelinde duygu ve düşünceler, duygu ve düşüncelerin de temelinde de kullandığımız ‘’kelimeler’’ yatar…

MaxWeber; ‘’ayakta kalan kurumlar bir liderin karizması nedeniyle değil sistem içinde liderliği geliştirdiği için başarılı olurlar’’ der…

‘‘Kötü lider, insanların hor gördüğü kişidir. İyi lider, insanların yücelttiği kişidir. Büyük lider, insanların ’biz kendimiz yarattık’ dediği kişidir’’ derdi Çinli düşünür Lao Tzu...

Liderin başlıca görevi önderlik ettiği kişilerde iyi duygular uyandırmaktır.

Lider için; strateji, vizyon ya da güçlü fikirlerden söz ederiz. Oysa çok daha temel bir gerçek var ortada: Büyük lider duygulara hitap eder.

İdeal vizyonun oluşturulması için; içinize bakın, insanlarınızı hizaya sokmayın, uyum sağlayın, insanlarına öncelik verin, sonra da stratejiye... Liderin vizyonu içtenlikten yoksunsa insanlar bunu sezer.

Çoğu lider açısından farkı yaratacak olan stratejinin daha iyi anlaşılması değildir… Farkı yaratan; işe, strateji ve vizyona tutkuyla bağlanmak ve yüreklerle zihinleri anlamlı bir gelecek arayışına sokmaktır…

Yüreğini sağlıklı bir dozda işin içine katmayan bir sözde lider yönetebilir ama önderlik edemez…

Liderin başlıca görevi önderlik ettiği kişilerde iyi duygular uyandırmaktır…

Hiçbir canlı tek kanatla uçamaz. Tanrı vergisi liderlikte yürekle kafanın, duyguyla düşüncenin buluştuğu yerde kendisini belli eder. Duygu ve düşünce; liderin süzülerek yükselmesine olanak veren iki kanattır.  

Zekâ tek başına lider yaratmaz. Liderler bir vizyonu sevk vererek, yol göstererek, esinleyerek, dinleyerek, ikna ederek ve en önemlisi ahenk yaratarak gerçekleştirir.

Asık suratlı liderlerin ekiplerinde ahenk bozulur, verimlilik düşer… Bu ekipte liderlerini hoşnut etmek için sarf ettikleri telaşlı çaba kötü kararlar almalarına ve yanlış stratejiler seçmelerine yol açar…

Ekiplerini normlar arasında tutsak eden liderler ahenge önderlik edemezler…

Örgütlerde ahenk içinde olan insanlar daha verimli olurlar... Ahenk için ses tonu ve yüz ifadesi gerekir… Uyum sağlamak haz verir… Başkaları ile ahenk kurabilmek için kişinin kendisinde bir nebze olsun huzur bulunmalıdır.

Lider ahenk kurduğunda bunu insanların gözlerinden okuyabilirsiniz: İlgi dolu ve ışıl ışıldırlar…

Empatiden yoksun liderler ahenksizlik yaratacak biçimde davranırlar.

Empati, insanları beden dilinin inceliklerine ayarlayan ya da sözcüklerin altındaki duygusal mesajı duymalarını sağlayan bir panzehirdir.

Empati romantizme katkıda bulunur. Ancak duygusal ihmal de empatiyi köreltir…

Hiçbir lider kusursuz değildir, olması da gerekmez.

Bir lider yükseklere tırmandıkça kendisini doğru değerlendirme olasılığı da azalabilir…

Sonuç almak için insanlara ne denli baskı uygulanırsa o denli kaygı uyandırır. Baskı yenilikçi düşünme yeteneğini kısıtlar…

Yalnızca öfkesini değil tiksinme ve küçümseme duygusunu belli eden zorlayıcı liderler çalışanları üzerinde yıkıcı bir duygusal etki yaratabilirler…

Zehirli bir ortamda çalışan insanlar zehri eve taşırlar…

Örgütlerde müdahaleci ve denetleyici tavır; heves yitirir, hedef küçültür, özgüven sarsar…

İlgisizlik, umursamamazlık, dikkat etmemek; en kötü zülümdür...

Fark edilmek, hissedilmek ve önemsenmek acıyı önemli ölçüde hafifletir...

Örgütlerde insanlar birbirilerine karşı sadece duygusal değil biyolojik düzeyde de yararlı olurlar…

Başkalarının ne hissettiğini kaydedememek duygusal zekâ bakımından büyük bir eksiklik, insan olmak anlamında da trajik bir başarısızlıktır.

İnsanlar nadiren duygularını kelimelere döker; çoğu kez başka ipuçları verirler. Çünkü duygusal mesajların yüzde doksanı ya da fazlası sözsüzdür. Başkalarının ne hissettiğini sezebilmenin anahtarı; ses tonu, mimikler, jestler, yüz ifadesi ve benzeri türden sözsüz ifadeleri okuyabilmektir. Duygusal gerçek aslında ne söylediğinde değil nasıl söylediğinde saklıdır.

Kurumlarımız örgütlü sevgisizlik kurumları olmamalı…

İyimser liderlerin ekip üyeleri kendilerini daha iyi hissederler...

Çalışanlar arasında duygusal bağlar ne kadar güçlüyse işlerini yaparken o kadar şevkli, üretmen ve hoşnut olurlar…

Yakınlık ön yargıyı azaltır…

Duygular bulaşıcıdır… Duygular virüs gibi yayılır… İki insan etkileşimde bulunduğunda, ruh hali, duygularını daha güçlü ifade edebilenden daha edilgen olana doğru aktarılır…

İyi ruh hali de kötü ruh hali de kendi kendini sürdürme eğilimindedir. İnsanlar kendilerini iyi hissettiklerinde bir durumun olumlu yanını görürler ve onun hakkında iyi şeyler anımsarlar. Kendilerini kötü hissettiklerindeyse olumsuzluğa odaklanırlar. İnsanlar en iyi işi kendilerini iyi hissettiklerinde çıkarırlar. Çünkü kendisini iyi hissettiğinde mükemmel olmayacak insan yoktur.

İnsanları dinlemek sorunu çözmese de duygusal bakımdan yararlı olur…

Satıhta hazine bulamazsınız. Herkesin bir derinliği vardır. O derinliğe inecek gücünüz, cesaretiniz ve sabrınız var mı? Kusursuzdur ya Tanrı, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir.

Duygusal dengesi bozulan kişiler hatırlayamaz, dikkatini toplayamaz, öğrenemez ya da zihin açıklığı ile karar veremez. Stres insanları aptallaştırır… Yaralar stres altında daha zor iyileşir…

İnsanlara hükmetmeye çalışırsanız zaten yenilmiş sayılırsınız…

Ne hissettiğinizi anında söylemezseniz engellenmiş hislerin yavaş yavaş birikmesine yol açarsınız… Sonra bir gün bu yüzden patlayıverirsiniz…

Geri bildirim olmadan insanlar karanlıkta kalırlar… Birçok yönetici hayati önem taşıyan geribildirim sanatında ustalık gösteremez. Bu eksikliğin maliyeti büyüktür.

Ne kadar bilirseniz bilin insanlar sizin kendilerini umursadığınızı bilmezlerse, onlar da sizin ne bildiğinizi umursamazlar.

Basit bir ihmal kötü bir muameleden daha fazla zarar verir…

Yöneticinin yanından ayrıldığınızda kendinizi daha iyi ve daha değerli hissediyorsanız, işte o yönetici kişi liderdir.

Hastalıklı eleştiri (Harry Levinson) çok tehlikelidir. Eleştiriler gereği yapılabilecek şikâyetler olarak değil, kişisel saldırılar şeklinde dile getirilir; biraz nefret, biraz iğneleme ve biraz aşağılamaya karşılık önyargılı suçlamalar yapılır. Her ikisi de savunmacılığa, sorumluluktan kaçmaya ve nihayet araya duvar örmeğe ya da mağduriyet hissinden kaynaklanan bir pasif direnişe yol açar… Bu nedenle eleştiride belirleyici olun, ne iyidir, ne kötüdür açık olun, sorunu tam olarak belirtin, bir çözüm önerin, bizzat yapın, eleştiri ve övgü yüz yüze ve baş başayken yapıldığında etkilidir.

Eleştiriye hedef olanlar; eleştiriyi kişisel bir saldırı olarak değil de işin nasıl daha iyi yapılabileceğine dair değerli bir bilgi olarak görmeli, sorumluluk almalı ve savunmaya geçmemelidirler…

Daha iyi yönetebilmek için uygulanan bölüp yönetme, başkaldırmaya izin vermeden baskı altına alma, zayıflatma ve geriletme yöntemine ‘’Yönetim Bilimi’’ adı verilir ve genellikle örgütlerde uygulanır…

Hümanist felsefenin ana izleği, yakın kişisel ilişkilerin hayata anlam kattığıdır.

İlişkilerde İnsana sevgi ve sevgi yüklü sabırla yaklaşmayan, insanların hep olumsuz taraflarını görüp onlara karamsar bir yüzle bakan bir ilişkinin, nasıl bir ilişki olursa olsun başarı şansı yoktur.

İnsanlar birbirlerinden ne kadar hoşlanmıyorlarsa soğuk algınlığına ve gribe yakalanmaya da o kadar yatkındırlar...

‘’Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak’’ derdi Hintli şair Sri ChinmoyGhose...

Sonuç…

Ne demişti Yunus Emre?

 ‘’Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz
Sözü pişirip diyenin, işini sağ ede bir söz.

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.

Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini, sekiz cennet ede bir söz.

Yunus şimdi söz yatından, söyle sözü gayetinden
Pek sakın o sah katından, seni ırak ede bir söz.’’

Yunus Emre de bu dizelerinde kelimelerin, sözlerin ne kadar önemli olduğundan bahsetmektedir.

Eskiler ‘’İnsan beyni taşları sürekli dönen bir değirmen gibidir. Arasına öğütülecek bir şey konmadı mı, kendi kendisini öğütür’’ derledi… Yani bu değirmenin arasına konulacak şeyler, kelimeler ve düşünceler; yumuşak ve naif olmalı, iyi ve güzel olmalı, hoş ve latif olmalı, müspet ve olumlu olmalı…

Ve Mevlânâ derdi ki:

‘’Tenini besleyip geliştirmeye bakma, çünkü o sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek, şereflenecek odur.’’ Mevlânâ’nın söylediği gibi beslenme programlarını takip ederek vücudumuzu beslemekten ziyade ruhumuzun gıdası kelimelerle beslenmemiz gerekmektedir.

Erken ölümler arasında öfkeye yatkınlık, kaygı, stres, keder, hüzün ve melankoli; sigara içmek, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, sağlıksız beslenme gibi risk faktörlerinden daha etkilidir...

Öfke kalbe en çok zarar veren bir duygudur…

‘’Kızgınlık kör, nefret sağır eder, her kim ki seviyorsa her şeyi tamdır’’ der bir Grek atasözü.

Öfkenin neden olmayacağı pek az suç vardır. Hiçbir şey öfke kadar insan düşüncesini saptıramaz. Kontrolden çıkmış duygular idraki engeller.

Yoğun duygusal stres altındaki erkeklerdeki ölüm oranı hayatlarını sessiz ve sakin geçtiğini ifade edenlere oranla üç kat daha fazladır.

Hayatımızdaki ilişkiler ne kadar anlamlı ise sağlığımız için de o kadar önemlidir…

Evet; diyetisyenlerin, uzmanların söylediği gibi gıdanıza dikkat ediniz ama siz siz olun, gelin beni dinleyin ve kullandığınız kelimelere daha çok dikkat ediniz… Çünkü bizi yediklerimiz, içtiklerimiz, soluduğumuz kirli havadan daha çok negatif kelimeler, düşünceler ve duygular hasta eder. Hastalıkların gerçek nedenleri insanların bedenlerinde değil, zihinlerinde gizlidir. ‘‘Kötü düşünen kötüdür’’ derdi Konfüçyüs…

Osman AYDOĞAN

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır