16 Temmuz 2024


Almanlar’ın Hayat Düzeninde Sadece ’Çalışma Tanrısı’ Var



Faik Öcal

A- A+

Almanya Gezi Notları (4)

Her saat başı çan çalıyor. İlginç oluyor memlekette beş vakit ezan sesini duyarken burada her saat başı çan sesini dinlemek; kendi içinde içsel bir kıyas yapıyorsun. Kaç kişi bu çan sesiyle Tanrı’yı, öbür dünyayı, İsa’yı hatırlıyor? Çok az kimse ya da hiç kimse. 2020 verilerine göre Almanya’da Hristiyanlar genel nüfusun (83 milyon küsur) %55’ine tekabül ediyor ve bu oran her geçen gün Hristiyanlığın aleyhine devam ediyor. Bu demek değildir Hristiyanlığı bırakanlar İslamiyet’e ya da başka bir dine yöneliyor; tam tersine nüfusun yarıya yakının dinle hiç alakası yok, dini ve Tanrı’yı, ahireti hayatlarından ve kafalarından çıkarmışlar. Herkes işinde gücünde; günübirlik yaşamak dışında gayeleri yok. Herkesin bir düzeni ve bu düzende çana, kiliseye, Tanrıya, İsa’ya yer yok. Bunlara yer verenlerin durumu da sadece Pazar günü bir, iki saatliğine kiliseye gitmekten ibaret. Almanlar Allah’ı gözetlemeden nasıl yaşıyorlar; hayret ediyorum. Allah’ı hayatlarının merkezine koymalarını geçtim, hayat düzeninde sadece “çalışma Tanrısı” var. Çalışan ve çalıştıran bir Tanrı düzenlerine hakim olmuş.

*

Hayatımız güzellikleri tüketmekle geçiyor; bir türlü ne istediğimizi, neyi aradığımızı bilemiyoruz. Gök mavisini yitiriyoruz yabancısı olduğumuz gözlerde. Ruhumuzun hakiki güzellik talebini bastırıyoruz. Orman yeşilini vuruyoruz bir başkasının nazarında. Gülü özlüyorsun; ama gül yitip gitmiş zamanın avuçları arasından. Düştü gül kan kırımızı denize. Belki gül tutacaktı beni gök mavisi ve orman yeşili arasında. Ama değil. Hakikati arayışım yitik gülün gölgesinde kaldı. Aynı şair fısıldıyor Ömür Hanım’ın Güz Konuşmaları’nı. Bütün ömrüm güze dönüştü. Mevsimler içinde yeri yurdu olmayan bir güz. Ömür Hanım, dinle beni bir an için desem, dinler misin? Hiç sanmıyorum. Sen de kendi acında kavrulmaya ve kendi hikayende savrulmaya devam edeceksin. Ama güzellik vuracak seni, beni ve bizim gibileri.

*

Öyle bir yere oturmuşum ki görmek gerekir. Sağımda nazar boncuklarıyla süslenmiş küçük çam ağaçları var. Aslında süslemek demek yerinde bir deyiş değil. Çünkü mavi nazar boncukları demir künye gibi sarkıyor küçük çam ağaçlarının boynunda. O zaman şöyle demek lazım: Küçük çam ağaçları mavi nazar boncuklarının altında boğuluyor, can çekişiyor. Şimdi oldu mu? Oldu sanırım. Çünkü haddinden fazla nazar boncuğu var ve nazar boncukları süsten çok eziyet veren ağırlık gibi duruyorlar. Küçük çam ağaçlarının yerlerinde olmak istemezdim. (Yerinde mi, yerlerinde mi? Takılıp kaldım; geçemiyorum. Bir kişi olduğum için yerinde mi demek lazım yoksa çam ağaçları birden fazla olduğu için yerlerinde mi demek lazım?)

Solda yazı yazılmak için 1-2 cm eninde, 1-2 metre boyunda bir tahta konulmuş; isteyen istediğini yazmış. Bakalım ne yazmışlar “gurbet kuşları”? Hangi hikmetli sözleri bırakmışlar bizlere?

“Hayatın tadı acıyla çıkarmış?”

“Rüyalarınızı gerçekleştirmenin en iyi yolu UYANMAKTIR!!!”

“Hayat hesapla değil nasiple yaşanır.”

“Her kesi mutlu edemezsin; çünkü siz rakı değilsiniz.” (Bunun orijinali rakı mıydı, başka bir şey miydi; hatırlamıyorum, önemli de değil. Verilmek istenen mesaj açık: Kendin ol, kendinle barışık ol, başkalarını düşünme ya da başkalarını mutlu etmeninin en iyi yolu kendi olmaktır, kendiyle barışık yaşamaktır.)

“Sevişmek çiftleşmek değil, tekleşmektir.” (Hiç böyle, bu açıdan düşünmemiştim. Yani insan sevdiğiyle birlikte mutlu olursa tek bir insan olur ya da iki seven insan bir araya gelince birbirini tamamlar. Sevmediği insanla çiftleşmek insanı hem ruhen hem de bedenen parçalar, güçsüzleştirir, dağıtır.)

“Basit yaşayacaksın basit. Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit.” (Belki de bizim en büyük sorunumuz bu: Çok karmaşık ve hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamak.)

“Keşkeler keş eder insanı.”

“Aşığa Bağdat uzak değildir.” (Diyorsun insan kardeşim. Ya kendinde kendi Bağdat’ını kendi ellerinle yakıp yıkmışsan…)

“Yorulduğunda dinlenmeyi öğren, bırakmayı değil.” (Dinlenmeyi bilmediğimiz için hep yeniliyoruz, bozguna uğruyoruz.)

“Her günü sın gününmüş gibi yaşa, bir gün haklı olduğun ortaya çıkacak.”

“Tırtılın ‘yolun sonu’ dediğinde, Allah ‘kelebek’ demiş. Hiçbirimiz bizi bekleyen güzellikleri bilemeyiz.”

“Ateizm uçak düşene kadar, feminizm koca bulana kadar.”

“Sevdiğim kızı istedim vermediler, sen dönercisin dediler.” (Burada sosyal bir gerçek var. O da dönerciliğin statü olarak en düşük seviye olduğu gerçeği.)

“Takdir ediliyorsan değil, taklit ediliyorsan başarmışsın demektir.”

“Gözlerimin ışığına bir bakın. Bana unut demeyin sakın. Unutamam, unutamam.” (Garip Ozan iyice arabeske bağlamış, ama durumunu da olduğu gibi izah etmiş.)

“Hayat tadı acıyla çıkarmış.”

“Yüzün kiminle gülüyorsa, yüreğin ona aittir.”

Kendimi Berlin duvarına yazılmış yazıları okuyor sandım. Almanca, İngilizce başta olmak üzere birçok dilde yazı var. Kürtçe tek bir kelime var: Rindeka (Güzel); ama şahıs eki yazılmamış. Yani doğrusu “rindeka min” (güzelim) olması lazım ama yazan nedense sadece rindeka yazıp bırakmış, belki de sadece bildiği budur. Kürtler tek bir kelimeyle de olsa her yerde Kürtlüğünü belli ediyorlar; şapka çıkarıyorum. Koskocaman bir yazı tahtasında kendini ve meramını tek bir kelimeyle ifade etmeyi ancak bir Kürt başarabilir!

Klişeleşmiş, basit sözleri almadı; tadı kaçmasın diye. Gurbette memleket kokan bir mekan bulunca gurbet kuşları hemen içlerini dökmüşler. Şahsen ben çok faydalandım. Çay eşliğinde bu notları yazmanın ayrı bir lezzeti oldu. Yolcu yolunda gerek. Yollanalım.

*

Var olmakla başımın büyük belada olduğunu anlamam çok eskilere dayanıyor. Saf çocuksu sorularım, içsel felsefi sorgulamalarım hiç peşimi bırakmadı. Hep neden yaratıldığımı düşündüm. Kim beni yaratmıştı? Benim yaratılma nedenim neydi? Yaratılsaydım ne olurdu? (Ama öyle hissediyorum ki benim mutlaka yaratılmam, var olmam gerekirdi; ben yaratılmasaydı bir eksiklik olurdu.) Niçin yaşıyorum? Yaşarken hep ölüyorum, öldükten sonra beni ne bekliyor? Zira ölümden sonra sonsuz bir hayatın olduğunu biliyorum, bundan eminim. Ben nasıl bensem, var olduğumdan eminsem, öldükten sonra sonsuz bir hayatın var olduğuna da inanıyorum.

*

2004 yılında RA yanımdayken bardağımı duvara fırlattığımda varlığımı kaldıramamıştım. Normalde duvara fırlattığım cam bardağın kesinlikle paramparça olması gerekirdi; ama öyle olmamıştı. Duvara çarpan bardak sekip pencerenin pervazında dimdik durmuştu, hiçbir şey olmamış, benimle bir çay alıp içebilirsin, der gibi. RA da şahitti buna. Yoksa halüsinasyon mü görmüştüm? İçimdeki roman kahramanları mı dışarı fırlamıştı? Ne oluyordu? Ama duvara fırlattığım cam bardak kırılmadığı gibi benimle alay eder gibi pencerenin önünde duruyordu. Bardağın asiliği, dik başlılığı az kalan varlığımı da kökünden sarsmıştı açıkçası. Bundan kendime şu mesajı çıkarmıştım: Allah az kalan varlığımın kırılmasını istemiyor. Bardak bunun işareti. Bunun başka bir anlamı yok. Bardak kırılsaydı, benim az kalan varlığım da kırılacaktı, paramparça olacaktı; varlık belasının altında kalakalacaktım. Belki de hiç olacaktım iç edilmiş bir hayatla. İçinde yeni bir var olmak tohumu yeşermişti ve buna kırılması gerekirken kırılmayan bir cam bardağın sebep olması ilginçti. Bardak bir vesileydi. Kırılmayan bardak az kalan varlığımı görmemi, ona sarılmamı göstermişti. Tam zamanında ortaya çıkmış bir görüngü. Martin Heidegger olsaydı ne derdi? Varolandan asıl varlığa geçmiştim, varolandaki değişmez varlığı görmüştüm, kendi özümü görmüştüm, ben’ime dönmüştüm…

*

Eski dost ET’in hayatıma girmesiyle içimdeki varlık taşları yerlerine oturmaya başladılar. Hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırmıştık; bir ucundan ben tutmuştum, diğer ucundan ET tutmuştu. ET ile pencerenin kenarında oturup çay içerdik, susardık hiç belasından. ET ile Hazreti Ali’yi tanımıştık ve onun kuyusuna inmiştik Ali Şeraiti’nin refakatinde. Görmüştük: Kuyuda sadece hiçlik vardı. Biz de ET ile karşılıklı susuyorduk.

 

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır