25 Haziran 2022


Nasıl Bir Dünya İstiyoruz?



Serhat Şabap

A- A+

Geçen hafta kaleme aldığım “Nasıl Bir Türkiye İstiyoruz?” başlıklı yazımın akabinde bu hafta nasıl bir dünya istiyoruz sorusuyla tartışmaya devam edeceğim.

Dünya siyasi tarihine yönelik kapsamlı bir okuma yaptığımızda, medenileşme yönüyle pek bir ilerlemenin olmadığı, insanlığın huzur bulmadığı, barış ve adaletin ise sağlanamadığı açıkça anlaşılmaktadır.

Gelişmiş ülkeler dahil yeryüzünün her bölgesinde etnik, inanç, mezhep, sınıf veya yerel sebeplerden ötürü bir kargaşanın yaşandığını görmekteyiz. Bazı bölgelerde bu durum, daha büyük sorunlara neden olmakta ve trajedilere yol açmaktadır.

Tarihler, bölgeler, kimlikler farklılık gösterse de, ileri bir değişimin yaşanmamasının temel sebepleri neler olabilir?

Paylaşmayı mı bilmiyoruz?

Gönülden bağlar mı kuramıyoruz? (Gerçi insan çoğu zaman en büyük zararı, gönülden sevdiğine verir)

Yoksa insanlık hep ‘tarihi’ kaostan mı besleniyor?

Acaba birbirimizi mi anlamıyoruz?

Peki, geçmişi okuyamayan bizler, ‘seçilmiş zaferler ve travmalarımızla’ mı yüzleşemiyoruz.

Tarihi gereği gibi anlamadığımızdan hiç şüphem yok aslında. Akif’in dediği gibi, yoksa tekerrür eder miydi tarih?

Sizler de bu satırları okurken, ilave olarak ‘şu hususlar da’ var! diyebilirsiniz, çünkü sonuç her ne kadar benzer olsa dahi sebepleri farklılıklar barındıran bir olgudan bahsediyoruz.

Günümüze gelecek olursak, özellikle pandemi süreciyle birlikte dünyada yaygın bir kanaat haline gelen temel düşünce, uluslararası sistemin adil olmaması ve paylaşımın ‘HAK’ temelli olmadığı yönündedir.

Dünyanın farklı bölgelerinde kangrenleşen birçok sorunun çözümsüz kalmasının temel sebebi olarak da yine uluslararası sistem görülüyor.

Bende sistemin sağlıklı bir işleyişinin olmadığını düşünüyor ve düzenin adalet temelli bir zeminde yeniden inşasını gerekli görüyorum.

Bunun mümkün olup olmadığını şimdilik bir tarafa bırakacak olursak,öncelikle ihmal edilmemesi gereken nokta, uluslararası endekslere göre geri kalmış ülkelerin daha çok değişim çağrısında bulunduklarıdır.

Doğal olarak ‘huzursuzlar’ yeniliğe ve riske daha açık olurlar. Ancak ilgili ülkelerin, adaletsizliğin sorumlusu olarak sistemi domine eden beş devleti (ABD-İngiltere-Fransa-Çin-Rusya) tam anlamıyla sorumlu tutması gerçekçi değildir.

Bu beş aktörün uluslararası sistemin inşasında ve işletilmesinde zaman zaman negatif bir etkiye sahip olduklarını ve dünyanın muhtelif bölgelerindeki çatışmaların ve geri kalmışlığın zemininde pay sahibi oldukları yönündeki kanaate katılıyorum, ancak burada temel bir felsefeye de dikkat çekmek istiyorum. Tarih boyunca düşünürlerin üzerinde mutabık kaldığı ender hususlardan biri, değişimin içeriden başladığıdır. Klasikleşen tabiriyle; yumurta içeriden kırıldığı takdirde hayat başlar.

Demem o ki dünyanın geri kalmış bu ülkeleri, kendi içlerinde adaleti tesis edemiyorsa, çoğulculuğu kurumsallaştırarak kolektif aklı işletemiyorsa dönüp kendilerine bakmaları gerekir.

Her ülke yönetimi, öncelikle sahip oldukları değerli kaynakları kendi halkına bir zenginlik olarak sunamıyorsa sorumluları dışarda arama çabası yeterli olmayacaktır.

Kendi ülkelerinde bölgesel ayırımcılık yapan liderlerin adı geçen beş ülkeyi sorunların kaynağı olarak göstermesi inandırıcı olmayacaktır. Kendi vatandaşını katledenlerin, halkına zulüm edenlerin Balkanlar'da, Keşmir’de, Filistin’de, Myanmar’da, Uygur veya Suriye’de söz konusu devletlerden hukuku gözetmelerini isteme hakkına da sahip değillerdir.

Önce kendimizde, evimizde, mahallemizde, beldemizde, bölgemizde ve ülkemizde hakça paylaşımı gerçekleştirmeli, hukuku ve barışı tesis etmeliyiz ki daha adil bir dünya düzenini talep edebilelim.

Oscar Wilde der ki;”İnsanın kendiyle yüzleşmeye yüzü yoksa başkalarının hatalarıyla oynar durur.”

 

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır