Kafka’nın Eserlerinde Devlet ve Birey İlişkisi kitabım yayınlandıktan sonra birçok soruyla karşılaştım. Özellikle İslami camiada muhatap olduğum sorulardan bir tanesi de “Müslümanlar Neden Kafka Okumalı?”
Bu soruya cevap verme gereği duydum; çünkü bu soru ve vereceğim cevap aynı zamanda Müslümanların dünyanın neresinde durduğunu gösteriyor. Kanımca önemli bir husus bu.
Müslüman ve yabancı yazarlar ayrımı hep bir problem olarak karşımıza çıktı.
Bir Müslüman yabancı yazarları okumalı mı?
Yabancı yazarlar bir Müslümana ne verebilir?
Evrenselliği yakaladığını düşünen Müslüman düşünürler yabancı yazarlara ne vermektedir? Belki de asıl sorulması gereken can alıcı soru şu: Madem ki dünya ahiretin tarlasıdır, o zaman dünyayı elinde bulunduran, anlamlandırıp yorumlayan yabancı yazarlardan neyi, nasıl alabiliriz?
Hadiste de belirtildiği gibi ‘ahiretin tarlası olan dünya’ yabancı yazarların elindeyken biz ahireti nasıl kazanabiliriz?
Bir cemaate mensup olan arkadaşımın düşünce yapısı ve söylemlerine göre bu sorulara cevap vermeye çalışalım. Arkadaşım itirazlarına ve eleştirilerine başlarken “ilgi alanım değil” diye başlıyor, sonra da Kafka’yı, Gazali, İmam Şafi gibi alimlerden üstün tuttuğumu iddia ediyor ve bunu eleştiriyor. Asıl söylemek istediğim ise İslam alimlerinin Kafka gibi dünyayı ve dünyaya yön veren kapitalist sistemi doğru ve gerektiği gibi yorumlayıp açıklayamadıkları gerçeğidir. Onlar dünyayı ya kerih görüp yüz vermezler ya da bir duruşları olmadıkları için çelişkilerle yaşarlar. Onlar dünyanın ahiretin tarlası olması gerektiği gerçeğini ne yaşayabilmişlerdir ne de yorumlayabilmişlerdir.
Kafka gibi yabancı yazarlar dünyaya karşı anti-kapitalist bir duruş geliştirip yorum yapmışlardır ama İslam düşünürleri dünyayı yeniden yorumlayamamışlardır. Bu gerçeği, bir İslam düşünürü olan Mehmet Akif Ersoy’un tespitiyle ifade edersek: Müslüman düşünürler her ne kadar doğrudan doğruya Kuran’dan ilham almış olsalar da onun yorumlaması noktasında yetersiz kalmışlardır, asrın idrakine İslam’ı söyletememişlerdir. Asrın idraki, nesne olarak somut dünyaya özgün bir bakış açısıyla yeni bir yorum getirmektir, maalesef biz Müslümanlar bundan hala uzağız. Ya içi boş bir putlaştırmanın içindeyiz ya kör bir nefretle karşı çıkarız ya da kendimizi dört dörtlük görüp dünyayı kafamıza göre yaşarız. Olaylara ve olgulara tarafsız bir gözle bakmaktan uzağız, sürü psikolojiyle hareket ederiz. İstiyoruz ki Müslüman bir çoban (şeyh, mürşit, veli, alim, dini lider vs.) önümüze düşsün, biz gütsün, bizi düşünmek zahmetinden kurtarsın, bütün dünyevi ve uhrevi mesuliyetlerimizi yüklensin.
Arkadaşım, imparatorluk zihniyet yapısının bir tezahürü olan “müslim-gayri müslim” argümanlarıyla yaşıyor ve yargılıyor ki bunun sonucunda “mümin-kafir” ayrımının ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Bu zihniyet yapısı problemli bir dönemin mahsulü. Şöyle ki, hakikat yaratıcıya aitten, somut bir gerçek olarak karşımızda duran dünyanın muhatabı bütün insanlardır. Gerçek dünya ne Müslümanların ne de başkasının tekelindedir. Herkes hakikat yolcusudur, her insan kendi gerçeğiyle, kendi doğrusuyla hakikate ulaşabilir. Hakikatten uzaklaşanlar, yanlış yapıp hataya düşenlerdir. “Kulağı sağır olanlar, dilsiz olanlar, gözü kör olanlar” (Bakara; 18), hakikate savaş açanlardır. Kafka gibi ‘yabancı yazarlar’, hakikate savaş açmadılar, belki hakikate ulaşmak için dünyayı ve insanı kendilerine göre yorumlama cehdinde bulundular. Yorumlarının doğru ya da yanlış olması, onların problemidir; isteyen alır, istemeyen almaz, bu da bizim tercihimizdir.
Bundan hareketle arkadaşımın fayda merkezli diğer sorusuna geçebiliriz: Kafka’nın eserlerinin İslam’a ne faydası olmuştur? Ona göre hiçbir faydası dokunmamıştır. Bu durumda peygamberimizin “İlim Çin’de olsa bile gidip alınız” sözünün hükmü nedir? Bu sözde, Çin’den kastın dünyevi bilginin elde edilmesinde ilim sahibinin hiçbir mensubiyetine bakılmaksızın ilmin alınması gerektiğini alıyoruz. Ahiretin tarlası olan dünyayı doyurucu biçimde yorumlayan İslam düşünürü oldu da biz mi onlardan yüz çevirdik. İslam’ın dünyayı bir güneş gibi aydınlattığı zamanlarda tercüme faaliyetlerinin had safhada olduğunu düşünürsek, böyle sığ, yüzeysel, köktenci, siyah-beyaz görüşlerin ne kadar tehlikeli ve zararlı olduğu daha net görülür.
Roman sanatı üzerinden soruyu örneklendirebiliriz. ‘Batılı kafirler’ dünyayı daha iyi anlamak ve kendilerine göre doğru yaşamak için modernizm ile birlikte yetkinleşen roman sanatını ortaya koydular. Biz Müslümanlar hala roman sanatına mesafeliyiz ve geleneksel dini anlayışa göre kafası karışık olanlar romanla uğraşır. 1980’li, 90’lı yıllarda A. Lütfü Kazancı, Emine Şenlikoğlu ve M. Necati Sepetçioğlu gibi Müslüman yazarların romanlarının dünyayı yorumlamada yetersiz olmakla kalmayıp yanlış yorumladıklarını da müşahede ediyoruz. Sığ, kutuplaştırıcı, ötekileştirici, propagandacı ve ideolojiktir bu romanlar. Bu romancıların dünyasında yetişen nesiller dünyaya nasıl faydalı olmuşlardır acaba? Bunu gerçekten tartışmak gerekir.
Arkadaşım yabancı isimleri methetmemden ve kutsar gibi övmemden de rahatsız olmuş. Bizim amacımız kimseyi övmek değil. Hakikatin ortaya çıkmasında kimin emeği geçmişse bunu ifade etmek hakkaniyetli olmanın gereğidir. Dünyanın doğru yorumlanmasında Kafka’nın eserleri göz önündedir. Müslümanların az bir kısmı dünyayı kerih görüp dünyadan el etek çekerken çoğunluğu nefsinin esiri olup dünyaya kapılmış vaziyettedir. Fakat biz Müslümanlar peygamberimizin “Dünya ne güzel bir binektir. Ona binin ki sizi ahirete kavuştursun” sözüne göre orta yolu tutup dünyaya gerektiği gibi yaklaşmaktan uzağız. Öte yandan “Batılı kafir düşünürler’ dünya bineğini tanımlamışlar, yorumlamışlar ve kendi doğrularına göre nasıl binmek/kullanmak gerektiğini göstermişlerdir. Eğer hakikati doğru idrak edersen, o zaman ‘Batılı kafirlerin’ doğrularına/yorumlarına bakıp kendi doğrunu/yorumunu elde edersin. Bizim de yapmak istediğimiz bundan başka bir şey değil.
Son olarak arkadaşım şu isimlerin tarihi rollerine ve misyonlarına dikkat çekip soruyor: Neden Hz. Muhammet’in devrimini, Hz. Ebubekir’in istikamet ve sebatını, Hz. Ömer’in ekonomi sistemini, Hz. Osman’ın ahlak ve hayasını, İmam Şafi’nin hizmetlerini yazmıyoruz? Muhakkak mezkur isimler İslam’a ve insanlığa hizmet etmişlerdir; fakat sonradan Müslümanların mezkur isimlerin tarihi rollerini ve misyonlarını yorumlaması noktasında ortaya çıkan farklı görüşler, birçok sorunun ortaya çıkmasına neden olmakla kalmayıp hakikatin önünde kirli perdelerin, önyargı duvarların oluşmasına neden olmuştur. Her geçen gün Müslümanların gerçekleri ve doğruları Hz. Muhammet işaret ettiği hakikatten uzaklaşmış, ortaya birbirinden farklı Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman figürleri çıkmıştır. Yani daha başından itibaren Müslümanların zihin yapısında bölünmeler meydana geldi ve günümüzdeki modern dünya realitesiyle birlikte bölünmeler birbirine düşman kutuplara dönüştü. Müslümanlar kutuplaşırken, uzun bir orta çağ karanlığından sonra ‘Batılı kafirler’ yeni yorumlarla (Reform, Rönesans, Aydınlanma Felsefesi, Modernizm, post-modernizm vs.) kontrollü biçimde dünyayı değiştirip dönüştürmeye başladı. Bu da zamanla Karl Marks’ın siyaset felsefesinin kapitalist sistemin dertlerine derman olması demekti. Marks’a göre felsefe sadece dünyayı anlamak ve algılamakla kalmamalı, bununla birlikte devrimci bir misyonla dünyayı değiştirip dönüştürmelidir. Velhasıl kelam 19. yüzyıldan itibaren Batı, dünyayı anlama aşamasından değiştirme durumuna geçmiştir.
Batı dünyası, ister bir ‘tarla’ ister bir ‘binek’ olarak dünyayı kendilerine göre değiştirmeyi başarmıştır ki bu çoğu zaman hakikatten uzak düşmüş olsa da. Kafka; Değişim ve Cezalılar Sömürgesi’nde bir tarla olarak dünyanın nasıl kötü kullanıldığını; Dava, Şato gibi eserlerindeyse bir binek olarak nasıl kötü idare edildiğini gösterir. Biz Müslümanların, Kafka gibilere bakıp doğru yorumlar, gerçekçi eserler ortaya koymamız gerekirken; tam tersine onları “Batılı, kafir, yabancı” görüp düşmanlaştırması doğru bir tavır değildir.
Misafir