29 Ocak 2022


Gelecek Krizi ve Yeni Paradigmalar



Serhat Şabap

A- A+

Kısa bir aradan sonra tekrar bilgisayarın başına geçmiş olmanın ve klavyeme heyecanla dokunabilmenin hissettirdiklerini tek kelimeye tarif edecek olursam, bu duyguyu ‘huzur’ olarak nitelendirebilirim.

Bununla birlikte Türkiye’nin sahip solduğu sorunlu siyasal sistemin ve çarpık düzenin tezahürü olan sosyal ayrışmanın, yozlaşmanın ve gelecek krizinin hissettirdiklerini ise ‘huzurumu sızlatan’ bir tabloya benzetiyorum.

Krizlerin ve sonuçlarının bir nedensellik içerisinde ele alındığı gerçeğini dikkate aldığımızda, içinde bulunduğumuz durumun bir nevi gelecek krizi olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Gelecek krizi olarak değerlendirdiğim bu vahim tablonun ressamlarını ise yaşamın her türlü gerçekliğinden kopuk, sanatı sanat için tahayyül eden hayalperestler olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Toplumu merkeze alarak adaleti tesis etmek ve ülkeyi kalkındırmak, insanlığın yaralarına merhem olmak, iyiliğe ve güzelliğe vesile olmak, hatta dünya barışına katkı sunmak iddiasıyla siyaset yapanların devletçi merkeze nasıl evrildiklerini sorgulamak gerekir.

Bu noktada AK Partinin ve siyasi aktörlerinin devlet merkezli bir sistemin unsurlarına dönüşmesi makul bir zeminde tespit edilebilindiği takdirde, yarınlara dair öngörülebilir ve ayakları yeren basan bir siyaset inşa edilebilir.

Çünkü bu ülkenin hiçbir ferdinin bir başka ‘yalancı bahara’ ihtiyacı yok. Nitekim seçmenin de bu noktada siyaset zeminine adım atan partilere yönelttikleri ilk soru: 

“İyi hoş söylüyorsun da! Sizin de değişmeyeceğiniz garantisi var mı?”

Sorusuna akla yatkın bir cevap verebilmek,  siyasi hareketlerin yaşadıkları kırılma noktalarının tespit edilerek gerekli noktalarda fren mekanizmalarını oluşturabilmesinden geçer.

Siyasi aktörlerin dengeleyiciliği kabul edilmesinden ziyade parti içi sistemlerin güvence olması gerekmektedir.

Aksi takdirde bir dönemler AK Partinin güvencesi olarak nitelendirilen aktörler, nasıl ki aşırılıkçılar tarafından tasfiye edilerek devletçi bir ideoloji siyasete egemen kılındıysa, bugünde muhtelif siyasi hareketlerin benzer durumlara maruz kalması kaçınılmazdır.

Hele ki militarizmin toplumsal karşılık bulduğu bugünlerde, birtakım politikacıların dengeyi ayrışmalar üzerinden sağlama çabaları devam edecektir.

*                                                                  *                                                   *

Türkiye’nin geldiği noktada kurum ve kuruluşlarıyla bütüncül bir etkisizliğe büründüğü ve uluslararası sistemde yalnızlaştığı görülmektedir. Bunun sonucu olarak ekonominin akılcı politikalardan uzaklaştığına, ucuz iş gücü piyasası ve “yatırım cenneti” yönündeki stratejik derinlikteki(!) hedefleriyle dünü ve bugüne dair var olan değerlerin ve kazanımların yanı sıra geleceğin potansiyelinin de tahrip edildiğine dikkat çekmek istiyorum.

Krizin sarmallaştığı konjonktürde güven veren aktörlerin ve politikaların muhalefet içerisindeki noksanlığı ise krizin etkisini arttıran önemli bir faktördür.

Bu noktada her ne kadar geç kalındığı yönünde bir kanaat olsa dahi Türkiye’nin ve siyasetinin yeni bir paradigmaya olan ihtiyacının dikkate alınması elzemdir.

Önem verdiğim yeni paradigmayı kısaca tanımlamak gerekirse; adaletin içselleştirildiği, kadrolarının toplumsal yapıyla bütünleşik olduğu, popülist demagojiye karşı içtenlikle tavır alabilen ve çağın dinamikleri doğrultusunda sosyal adaleti egemen kılabilecek olan yepyeni bir siyasal hareket.

Sosyal travmalarımızı sarıp sarmalayabilecek, dünü rehber olarak gören, herkesi insanlık değerleriyle birlikte kapsayan ve en önemlisi yarına dair ortak bir hedef inşa edebilen bir paradigmaya ihtiyacımız var.

Hedefini şahıslardan ziyade sistem değişikliğine yoğunlaştırabilen, ayrıştırıcı kimliklerden arınabilen, uluslararası sistemin gerçeklikleri doğrultusunda dünya ile diyalog kurabilecek bir paradigma.

Sessiz çoğunluğun sesi olan, özgürlükleri merkeze alan, ötekileştirmeyen aksine her bir ‘ötekiyle’ el ele kol kola yürüyebilen bir paradigma.

İçinde bulunduğumuz sosyal krizden çıkışın güvencesi olan, siyasetin sigortası olabilecek bir paradigma.

Gelecek krizinden ve bu yükün altında ezilen milyonların nefesi, yarına dair umudu ve yol arkadaşı olabilecek bir paradigma.

Malum tablonun ihtiyacına istinaden tasavvur ettiğim paradigmanın, egemen olacağı bir siyaset temennisiyle.

Şahısların değil, sorunlu siyasal sistemin değişeceği bir düzen umuduyla.

Geleceğe umut ile bakabilen ve kucaklaşmayı başarmış bir Türkiye hedefiyle…

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır