16 Temmuz 2024


Dünya Biz Kürtleri İnsan Yerine Koymadı



Faik Öcal

A- A+

Almanya Gezi Notları (5)

Sabahtan beri yazamıyorum. Yazmak içimden gelmiyor. Ben de zorlamadım, bekledim saatlerce satırların içimde baş göstermesi için. Herkeslerden ve her şeylerden uzak olduğumu bilen bütün yazıların kapısına atılmış ip, o ip vakti zamanı gelince çekilecek; beklemesini bilmek gerek. Ne diyor şair Hejar Mukriyani: Ölüm neredesin, hayat beni öldürdü! Yıllar var ki Müeyed Teyip’in Ne Rüzgar Alır Beni Sırtına Ne de Toprak İndirir şiirini dinliyorum, buzdolabında tutulan Cemile Cağırga’nın cesedinin eşliğinde. Bir de yağmur yağıyorsa yazıların kapısına attığım ipi çekmenin zamanı gelmiştir demektir. Uzak bir yoldan geliyorsun, bir başına gurbetin kalbine yürüyorsun. Eski bir şiiri dinliyorsun, usul usul yağan yağmurun eşliğinde. Kalbinde Cemile sızısı; biliyorsun hiç geçmeyecek. Dünya biz Kürtleri insan yerine koymadı. Dünya devletleri köpek gibi ölmeyi biz Kürtlere reva gördü. Bu çok aşağılayıcı bir durum. Dünyaya gözlerini açıyorsun bir Kürt olarak; ya aşağılayarak sana bakıyorlar ya da ölümü sana reva görüyorlar…

…Yıllar oluyor ki sahipsiz ve tarifsiz acılar çekiyorum. Çığlıklarım statüsüz, sığınmalarım bayraksız, yalvarmalarım korunaksız, sorgulamalarım devletsiz. Dünyanın her yerinde ağrıyan bir yanım var. Yüzyıllardır hayatımızda en çok yer alan kelimeler inkar, yasak, yıkma, yakma, katliam, soykırım, asimilasyon, sürgün, ölüm, suikast, cinayet, savaş, silah, asitli kuyu, bomba, tank, tüfek, ateş, kurşun, faili meçhuller, işkence, zindan, hapis, açlık, korku, susuzluk, hastalık, linç, cumartesi anneleri, tecavüz, kaza kurbanı vs. oldu…

*

Öyle hikayelere şahit oluyorsun ki sadece içini acıtır. Teyze çocukları olan, kadın ve erkek yirmi yıllık evliler. Birbirlerini severek evleniyorlar. Çocukluk aşkı. Yaşları yetişince ailelerinin onayını alıp evleniyorlar, aşk dolu görkemli bir düğünle. Sonra Almanya’ya geliyorlar. İlk yıllar her şey yolunda gidiyor. Sonra çocukları olmuyor. Tedavi oluyorlar, yine de çocukları olmuyor. Araya ciddi boşluklar, ölümcül mesafeler girmeye başlıyor. Buraya daha önceki gelişimde, 2011 yılında onları görmüştüm; mutluydular. İşler yolunda gidiyor gözüküyordu. Demek ki öyle değilmiş; göründüğü gibi değilmiş. Birbirlerinden kopmuşlar, uzaklaşmışlar. Tam da araya boşlukların ve mesafelerin girdiği dönemde kadın kendisinin ve kocasının bir akrabasına gönül düşürüyor, ikisi arasında yeni bir ilişki başlıyor. Kadın boşanmadan adamla kaçıyor. Kocasının zoruna giden de bu oluyor: Neden başkası değil de yakın akrabamız? Akrabaların yüzüne nasıl bakacağız? Adam kabahat işlemiş gibi çok utanıyor, böyle bir olayın parçası olduğu için. Bunu kaldıramıyor bir türlü, kabullenemiyor; bunalıma giriyor. Bu yeni hikayenin başlangıcı. Bundan sonra ne olur, Allah bilir. Çünkü kadının yaptığı iş kabul edilir gibi değil; Almanya’da olsa bizim toplumumuzun tasvip edeceği cinsten değil.

*

Urfa Halfetili Mustafa 1989’da Almanya’ya gelmiş, 1995’te eşi Adile’yi getirmiş. Üç kız, iki erkek, beş çocukları var. King Kebap’ı işletiyorlar birkaç yıldır. Adamın iki yaşındaki torunu Ayaz ile oynaması, onu sevmesi unutulacak gibi değil; bilmiyorum neden ama o sahne olduğu gibi hafızama kazınmış. Neden acaba? Bir yanda yolun başında olan torun, öte yanda yolun sonunda olan dede. Belki de ben yaşam ve ölüm döngüsünde dedenin “varlık bayrağı”nı torununa verdiğini gördüm.

Adamla oturup çay içtik, çay eşliğinde koyu bir sohbete koyulduk Şöyle diyor Halfetili Mustafa: “Geldiğime pişmanım ama gelmeyip de ne yapacaktık. Kahveye gitmeye utanırdık, cebimde çay parası olmazdı. Antep’te iş hayatına atılayım dedim, kolay olmadı. Ben de çareyi buralara gelmekte buldum. Gelirken saçlarım vardı, görüyorsun kelim çıktı.”

34 yıldır buralarda Tek tesellisi çocuklarına iyi bir gelecek sunmakmış. İki çocuğu öğretmen, biri berber, biri BMW’de çalışıyor, diğeri de üniversite okuyor. Dert yanmaya devam ediyor adam: “Geleceklerini kurtardık ama ruhlarını yitirdik. Aramıza bu ülkenin her şeyi girdi. Birbirimizden koptuk, uzaklaştık. Memleketteki gibi birbirimizi sevemiyoruz, birbirimize yakın olamıyoruz. Her kes kendi işinde gücünde kaybolmuş gitmiş. Tek tesellim, torunum Ayaz. Allah’tan o var; onunla oynadığımda, onu sevdiğimde her şeyi unutuyorum.”

Adam kalkınca karısı karşımdaki masaya geçip oturuyor. Kadın giyip kuşamıyla, konuşmasıyla, yıllardır burada yaşamıyor, memleketten daha dün gelmiş gibi. Kadın bana çocuklarının dertlerini anlatıyor ve söylüyor: “Kocamın hiçbir şeyden haberi, ne biliyor ki. Çocuklarımın her şeylerine yetişmeye çalışıyorum. Öte yandan da dükkana da bakıyorum. Mustafa’nın hiçbir şeyden haberi yok; ben olmasam dükkan batar.”

Kadın karşıma oturduğu andan itibaren kocasını karalamaya başlıyor, bu bana çok itici geliyor. Bir kadın hiç tanımadığı birine, daha ilk dakikalardan itibaren ne diye bilmem kaç yıllık hayat arkadaşını karalamaya başlar; hiç hoş değil. Kadın bana itici geliyor. En sevmediğim karakter tipi. Sonra kadın kalkıp gidiyor, ben de kalkıp gidiyorum bir daha buraya uğramak üzere.

*

…Demem o ki iyi bir roman yazmak her romancıya nasip olmuyor. Kimi ideolojik fikirlerine göre, kimi dini görüşlerine göre, kimi devletine göre, kimi şahsi menfaatlerine göre, kimi bilmem ne kaygıyla roman yazıyor. Bu kaygılarla yazılan romanlar başarılı olamaz. Aydınlık ve karanlığıyla, iyi ve kötü taraflarıyla, basit ve zor yönleriyle sadece insanı anlatan ya da merkeze insanı koyan romanlar başarılı olur. Amaç insanı anlatmak; ideoloji, din, devlet, menfaat vs. birer araçtır, hiçbir zaman romanda amaç ve aracı birbirine karıştırmamak gerekir.

*

Dersimli Göksel’in ilginç bir hikayesi var. Dersimli ama uzun yıllar İzmit’te kaynakçılık yapıyor. Sonra yurtdışına gitmeyi kafasına koyuyor. Kaynak dükkanına sigortasını yaptırıyor, hesabına 15-20 bin tl koyuyor. 10 günlük Schengen vizesine baş vuruyor ve vize çıkıyor. 2017’de Yunanistan’a gidiyor, geldiği gün Amsterdam’a biletini kesiyor, üç gün sonra da Amsterdam’a gidiyor. Birkaç yıl Hollanda’da kaldıktan sonra Almanya’ya iltica ediyor. “Neden ülkeyi terk etme gereği duydun?” diye soruyorum. “Kürt ve Alevi olduğum için; Türkiye’de bu ikisi oldun mu işin zor, yaşamak zor!”

“Bu senin sonunda Almanya Türkiye’ye işçi oturum hakkı verecek. Benim mahkemem devam ettiği için işçi oturumuna başvuru yapamıyorum; bu en büyük şansızlığım. Kanada’ya gideceğime, Almanya’ya geldim; bu da en büyük pişmanlığım.”

“Geri dönmeyi düşünüyor musun?” diye soruyorum.

“Hiç düşünmüyorum!” diye cevap veriyor.

*

Yağmur yağıyor ve ben yine melankoliğim. Refik Durbaş ile “Rüzgara Adını Yazdım” diyorum. Bu acıyı daha da çetrefilleştiriyor, katmerleştiriyor, güçlendiriyor. Adını rüzgara yazdıkça yokluğun bir ahtapot olup varlığımı kolları arasında sıkıştırıyor. Adın rüzgarla gidiyor, ben nefessizliğimle kalakalıyorum. Yağmur efkarımı artırıyor, kapalı hava hüznümü ağırlaştırıyor. Şiirin sözleri beni uzaklara savuruyor. Adını kalbimin dipsiz kuyularına bırakıyorum. Adın dipsiz kuyuların sihirli kelimesi olsun, sadece benim bildiğim, benim yazıldığım, benim unutulacağım

*

Dünkü mekandayım. Çayımı içiyorum. Tek başına demli bir çay içmek gibisi yok; ne seni tanıyan var ne de kimse sana ulaşabiliyor. Burada telefon çekmiyor, WİFİ’ye bağlanamıyorsun. Dünden beri aklımda Schopenhauer var. Karamsarlığın büyük filozofu. Onun “dünya yaşanmaya değmez; insan hayatı bir hata olmalı gibi” sözleri can sıkıntısının üzerinde durmak gerektiğini gösteriyor. Schopenhauer iki yüz yıl evvel bu gerçeği görmüş. Daha doğrusu katı acımasız Almanlar birkaç yüzyıldır bu gerçekle yaşıyor. Alman gerçeği: Ya amaçsız biçimde çalışacaksın ya da can sıkıntısında boğulacaksın. Schopenhauer’in sözünün esası yaratıcıyı yitirmeye dayanıyor. İnsan yaratıcıyla olan bağlarını yitirdi mi kendini dünyaya fırlatılmış hissediyor. Amaçsız bir fırlatış ya da düşüş. Gözlerini açtın, ayağa kalkıyorsun. Önünde iki yol var Alman toprağında: Ya çalışmak yaratılış sebeplerini körelterek, zamanla yaratıcıyı unutarak ya da bir kenarda onulmaz can sıkıntısının içinde ölümünü beklemek. Başta Hegel olmak üzere büyük Alman filozofları Tanrıyı soyutlaştırıp (mutlak geist) etkisiz hale getirdiler. Burada sadece içi boş, çok uzak, olabildiğince soyut ve pasif bir Tanrı fikri var. Bu Tanrı fikri ile insanlar hiçbir şekilde var olan gerçeklerden hareketle hakikati aramıyorlar. Büyük idealist Alman filozofların suçu büyük diyeceğiz ama belki de toplum böyle istemiştir. Nietzsche son darbeyi indirdi kilisenin kullanmaya çalıştığı, idealist Alman filozoflarının soyutlaştırdığı Tanrı fikrine. “Tanrı öldü!” dedi. Tanrıyı öldürdünüz ama insanı yaşatacak hiçbir şey koymadınız onun yerine.  Sadece çalışmak, o da kazandığının sana kalıp kalmayacağını bilmeden. Çalışma ihtiyacın yoksa, Schopenhauer gibi miras kalmışsa sana bu sefer can sıkıntısı Tanrısının acımasız kolları arasında ölümü bekleyeceksin. Bu can sıkıntısına dayanamayıp intihar edenler de çok. Buraya geldiğimden beri büyük yalnızlığım içinde kendimi Allah’a öyle yakın hissediyorum ki tarifi imkansız. Bir secdeyle dahi Allah’ı tevhidin doruk noktasına temas ediyorsun; çünkü çevrendekilerin çoğu Allah’ı hiç bilmiyor, makine gibi çalışıyorlar, karıncalar gibi dolanıyorlar. Almanlar karınca insanlar. Dışarıdan gelenler de onlar gibi olmuş, onlara ayak uydurmuşlar. Ha bire çalışıyorlar, bir kenarda saklıyorlar birikimlerini. Ama yaratıcıyı düşünmek yok. Allah’a dönüş yok. Allah’a bir daha iman ediyorum. Ondan geldik ve Ona döneceğiz. Ben karınca insan değilim, karınca insan olmaya da niyetim yok; ben, kul insanım ve kul insan olarak da kalmaya devam edeceğim inşallah.

*

Tramvaydayım; insanların yüzlerine dikkatle bakıyorum, yüzlerinde onların hikayelerini görmeye, okumaya çalışıyorum. Uçan kaçan görüntüler, enstantaneler, parçala, kesitler, kırıntılar; bir şey elde edemiyorum. Oysa hepsinin ayrı bir dünyası var. Dünyalarında bir başlarına yaşıyorlar; kah öbürlerine çok yaklaşarak kah öbürlerinden çok uzaklaşarak. Özel dünyaları ile yüzlerinde kaybolmuş hikayeleri arasında bir bağlantı kuramıyorum. Bu benim kusurum mu yoksa onların eksikliği mi? Bunun cevabını hiç kimse veremez; kurgudaki kalacak.

Yanımdaki adam düşünüyor, elinde bir içecek, sırtında sırt çantası. Ama yönü yok. Demek ki özel dünyalar ile yüzlerdeki hikayeleri birbirine bağlayan yönmüş, istikametmiş. İnsanın yönünün olup olmaması özel dünyalar ile yüzdeki hikayeyi birbirine bağlıyormuş, en azından arada biraz alışkanlık sağlıyormuş. Yönü olanlar (nereden gelip nereye gittiğini sorgulayanlar) özel dünyalarındaki hikayeleri yüzlerine sirayet ediyormuş; yönü olmayanlar özel dünyaları ile yüzlerindeki hikayeleri arasında kaybolup gidiyormuş. Tanrım, ne kadar çok kayıp var!

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır