02 Aralık 2021


Dünya Barış Günü’ne İthafen



Serhat Şabap

A- A+

Bu hafta köşemde, 21 Eylül dünya barış günü münasebetiyle, hal-i pürmelalimiz üzerine dertleşmek istiyorum.

Dünya Barış Günü, 2001’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda alınan kararlar doğrultusunda 21 Eylül olarak belirlenmiştir. İnsanlar ve toplumlar arası barışın sağlanması için barış ideallerinin sağlamlaştırılması ve de anılması hedefiyle bugünün aynı zamanda ‘şiddetsizlik ve ateşkes günü’ olarak da ilan edilmesine karar verilmiştir.

Peki bu anlamlı yaklaşım ve çağrının atfedildiği bugünden, yakın veya uzak çevremize kısık gözlerle baktığımızda nasıl bir tablo ile karşılaşmaktayız?

Gözyaşlarının ince ince aktığı, sessiz çığlıkların gönüllere sığmadığı, gelecek umudunun uzak diyarlarda tahayyül edildiği bir gerçekliğin içerisinde göz açıp kapamaktayız.

Buradaki temel soru şu; her gün yanı başımızda gerçekleşen olaylardan mı, yoksa yanı başımızda yükselen seslerin feryadındaki hakikatten mi uzaklaştık(!)

Bu sorunun cevabı her bireyin kendi vicdanında saklıdır. Şayet, kendi adıma belirtecek olursam, duyarsızlaştığımı itiraf edebilirim. Belki ‘duyarsızlaştım’ demek de çok gerçekçi değildir. Çünkü bir başka insanın acısına duyarsızlaşmak, aslında insanın kendi benliğine de ırak olduğunu ve karanlığa olan mahkumiyetini ifade etmektedir.

Hayatın sırrına, insan olmanın bilincine veya benliğin hikmetine girip de çıkamamaktan çekindiğimden midir nedir, işin bu kısmını ehillerine bırakıyorum.

Başta ülkemizde ve yakın coğrafyamızda var olan problemlerin kaynağında çatışmacı kültürün yattığını dikkate aldığımızda; sorunlu sistemin aktörlerinin, kendinden gayrı var olana yaşam alanı sunmadığına dikkat çekmek istiyorum.

Bununla birlikte aynı aktörlerin bizatihi demokrasi ile husumetleri olduğunu düşünüyor ve bu topraklarda kök salan, yahut yeşerme gayreti gösteren her bir farklılığı tehdit olarak algıladıklarını ifade etmeliyim.

Maalesef fotoğrafını çekme teşebbüsünde bulunduğum tablonun, sınırlarımıza ve komşularımıza has olmadığını da dikkate alarak yaklaşmanın daha sağlıklı olacağına inanıyorum. Bu kronik problemin, yani çatışmacı kültürün ve yansımalarının insanlık tarihi kadar eski olmasının yanı sıra insanoğlunun ayak bastığı her toprak parçasında ‘bittiğini’ de belirtmeyi önemli buluyorum.

Bugün dünyanın tamamında küresel bir salgın gibi yayılan ve herkesi içine çeken “ötekileştirici” politikalar ve bu politikaların sorumluları, artık sınır ve bölge tanımıyor. Popülizmin bütün dünyaya bir virüs gibi yayıldığını endişe içerisinde izliyoruz.

Bu hastalıklı ruh halinin tesirinin her geçen gün sınır tanımadan dünyayı sarıyor olması ise bireylerin, toplumların ve devletlerin aralarına çekilen duvarlar gibi bir şekle bürünmektedir.

Bu durum bizlere, “Tarih geri mi dönüyor?” dedirtmekte.

Peki bu çatışmacı ruhlar yeryüzüne ilk defa mı ayak basıyorlar?

Elbette hayır!

İlk insandan itibaren dünya üzerinde çatışma, kaos, feryat ve figan vücut bulmuştur.

Bugünkü sebeplerin dünkü nedenlerden görece farklı olması ise sonuçlarında farklılık doğurmuyor elbette. Yöneticilerin tek tipçi dayatmalarına karşı çıkanların, farklılıkları ve özgünlüklerini savunanların; doğup büyüdüğü topraklarda, “öteki” olarak varlık bulmaları çok mümkün olmadığından, insanlık onurunun muhafazası uğruna başka diyarlara doğru yollar arşınlandıkları gerçeğiyle yüzleşmek durumundayız.

Bu bağlamda göç, insanlık tarihinin en hüzünlü ancak en belirleyici hikayelerinden biridir. Kaçınılmaz ve önlenemezdir, çünkü sadece bir yere değil, aynı zamanda bir umuda yolculuktur.[1]

‘Mültecilik’(refugee) ve ‘Göçmenlik’( immigrant) kavramları çağrıştırdıkları anlam itibariyle ilk insanlardan itibaren var olmasına karşın bugünkü isimlendirmelerine geç kavuşmuşlardır. Bu tanımları doğup büyüdüğü toprakları terk eden, dilini ve kültürünü bilmediği diyarlara göç eden insanlar olarak da ayrı ayrı değerlendirebiliriz.

Einstein, Steve Jobs, Sigmun Freud, Henry Kissinger ve niceleri de bu yolculuktan nasibini alan insanlardı. Dünyaya mülteci olarak gelmemişlerdi ama yaşama dair son şanslarını tıpkı 21. Yüzyılda bu yolculuktan nasibini alan 23 milyon insan gibi kullanmışlardı.[2]

Google’da ufak bir araştırma yaparak bu yolculuğun günümüzdeki, başlangıç ve son duraklarını rahatlıkla görebiliriz ama lokasyon vermek gerekirse başlangıç noktası; sultanların, kralların, diktatörlerin veya kötü ruhluların -adına ne derseniz- tüm bunların merkezde olduğu topraklardır.

Son durağın ise demokrasiyi, kurumları ve kuralları benimseyen, herkesin ve her kesimin değerlerini hukuk ile güvence altına alan merkezlerin olduğu görülmektedir. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle insanlar için umut olan topraklara mı  yoksa kimilerine bir kaçış güzergahı, kimilerineyse ardında bıraktığı yuvaya mı sahibiz ?

Bu soruların cevabını bu sefer vicdanlardaki sese bırakmak niyetinde değilim, çünkü genç nüfusun %76’sının göç etmek istediği bir konjonktürde,  rasyonaliteyi merkeze alarak bu durumu sorgulamalı ve kanayan yaramıza ekseriyetle tedavi uygulamalıyız. 

Özetle; farklılıklarımızın bir kazanç olduğu bilinciyle  ‘bizden’ olmayana hürmet göstermekle birlikte, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne saygı duyarak ve bunu cesaretle içselleştirerek, sağduyuyu temel almamız durumunda yeni bir imarı gerçekleştirebiliriz.

Yeni bir düzenin imarı, hayal kurmaktan,

Hayal kurmak, cesur bir yürekten,

Cesaret ise demokratik değişime inanan Türkiye’den geçmektedir.

Korku duvarlarını samimiyetle aşarak demokratik bir Türkiye tahayyülüne  inançla, sağduyulu ve içten bir adım atmak durumundayız!

Sözlerimi Platon’un şu veciz ifadesiyle tamamlamak istiyorum:

“Karanlıktan korkan bir çocuğu kolayca bağışlayabiliriz; gerçek trajedi ise aydınlıktan korkan yetişkinlerdir.”

 

Ruhlarımızın barışması temennisiyle, Dünya Barış Günü’ne ithafen…

 

 

[1] Deniz Ülke Arıboğan. Duvar, 2019, Sy 66.

[2] Deniz Ülke Arıboğan. Duvar, 2019, Sy 65.

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır