25 Ekim 2020


BÜYÜK KAPTAN: KORKU



Serhat ŞABAP

A- A+

Korku, insanoğlunun en temel duygularından biridir. Tarih boyunca insanoğluyla birlikte süregelmiş hatta yaşamsal döngüsünün devamlılığında da büyük bir etken olmuştur.  Çünkü, korku sarmalına giren insan, bu sarmaldan çıkmak için bir kurtarıcıya yani daha büyük bir güce ihtiyaç duymuştur. Bu büyük güç, kimi zaman bir ‘yaratıcı’ olmuştur. Yaratıcıya tapınılmış ve doğaya dair var olan belirsizliklere, bilinmezliklere karşın bu yaratıcının himayesi altında toplanılmıştır. Kimi zaman ise ‘yaratıcının gölgesi’ olarak da tasvir edilen yöneticilere yani dümeni elinde bulunduran, bilinmez bir okyanusta güvenli  liman vaat eden bir kaptana teslim olunmuştur.

Ben bu yazımda korkunun insanda oluşturduğu durumlar üzerinden birey-iktidar (yolcu- kaptan) ilişkisini incelemeye çalışacağım ve korku odaklı oluşturulan iktidarların sonuna değineceğim.

 

Günümüzün penceresinden bakacak olursak, bölgesel ölçekte farklılıklar göstermekle birlikte, temelde korku: Hayatın devamlılığını sağlayamama, özgürlüğü ve özgünlüğü muhafaza edememe, ekonomik veya sosyal statüyü kaybetme olarak baş gösterir.

Yukarıda da bahsettiğim üzere ilk insandan bu yana geçerliliğini koruyan en büyük etmenlerden biri ‘belirsizlik’ olagelmiştir. Bu belirsizliğin doğurduğu korku neticesinde insanlar, sıkıntı, şiddet, karmaşa ve çatışma duygularıyla karşı karşıya kalır. Bu güvensizlik ortamı ise insanların, kendilerini güvende hissedebileceği bir otoritenin himayesine girme güdüsünü oluşturur. Bu ihtiyacın farkında olan tek varlık, korku sahibi olan insanlar değil tabi ki.

 

Güç ve iktidar sahibi olan ya da olmak isteyenler de bu durumu fırsata çevirmekte pek maharetli olmuşlardır. Tarih sahnesine kısa bir göz gezdirdiğimizde de bu gerçekliği daha net görmüş oluruz. Ama çok uzağa gitmeye de gerek olduğunu düşünmüyorum yakın dönemin ‘Kaptanlarına’ baktığımızda; Hitler, Mussolini, Stalin biraz daha yakın döneme gelirsek ise   Saddam Hüseyin, Zeynel Abidin Ali, Kaddafi vb.. görürüz. Korku daim olduğu müddetçe bunu kullananlar da daim olmuşlardır, hatta olacaklardır.

Çünkü korku, insanın birçok becerisini elinden aldığı gibi beynin düşünme becerisini de etkisine alarak bireyde düşünememe, kavrayamama, etken olamama gibi durumlara sebep olur.*

Bu cümleden hareketle devam edecek olursak, yine bireyi güdülemenin en kolay yollarından biri daima korku olmuştur. Bunun da en güzel yaklaşımlarından birini Aristoteles sunmuştur: Aristoteles Politika adlı eserinde devleti bir gemiye benzetmiş, mürettebat ve yolcuları da toplum olarak nitelendirmiştir. Toplumu ve siyasal düzeni oluşturan her vatandaşın, bireysel olarak farklı amaçlarının üstünde, ortak bir amacın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Yolcuların güvenliği geminin varlığına bağlıdır. Geminin iyi bir şekilde yönetilebilmesi için toplumun, gemiyi dışarıdaki fırtınadan, tehlikeli dalgalardan ve batması durumundan koruyabilecek iktidara güvenmesi, itaat ederek yola çıkması ve her iki tarafın da ortak yola olan inancının doğurduğu meşruiyet olmak zorundadır.*

 

Kaptanlar da geminin devamlılığı, itaatin sürekliliği için dalga ve fırtınalara ihtiyaç duymuşlar. Çoğu kez fırtınasız güzergahlar yerine korku dolu geçitleri, bilinmez diyarları tercih etmişlerdir. Hatta rüzgarsız ve fırtınasız güzergahların dahi daima hayaletleri, efsaneleri kaptanlar tarafından oluşturulmuş ve kulaktan kulağa yayılmıştır. Tabi ki zaman zaman bu efsanelere inanmayan, kaptanın otoritesini tanımayan yolcular da olmuştur. Bu tür durumlarda ise kaptanın kancası korkunun merkezine saplanmış ve itaat sağlanmıştır.

Hobbes da bu duruma binaen güvenliğin doğal hukukla sağlanamayacağını ancak bir kılıç ile bunun gerçekleştirilebileceğini söyler. Peki Hobbes’un burada bahsettiği güvenlik kimin güvenliği ? Gerçekten gemideki yolcuların güvenliğinden mi yoksa dümeni elinde bulunduran kaptanın güvenliğinden mi bahsediyor?

 

Ben cevabımı kaptandan yana kullanmayı tercih ediyorum çünkü “Güvenliği, adaleti, huzuru, ve düzeni korkuyla inşa edenler, aslında adaletsizliklerini ve düzenbazlıklarının muhafazasını tesis etmişlerdir.”

 

Huzurun devamı için geçerli en makul yol ortak rızadır. Ortak rıza ise sevgiyle, adaletle kurulduğu müddetçe baki olur.

Korku iklimi, sorgulamaya açık, serinkanlı biçimde tartışılacak zemini ortadan kaldırır. Bu zeminde inşa edilebilecek yegane şey ise edilgen toplumlardır yani genel olarak düşünmeyen, sorgulamayan, araştırmayan, pasif, direnç göstermeyen ve daha kolay yönlendirilebilen özellikler taşırlar.* 

 

Hukukun ve adaletin tesis edilmesinin en önemli koşullarından olan diyalog zemininin ortadan kaldırılması, düşünen, bunu beyan edenlerin ‘kancalanması’ ve istikrarın korku zeminine çekiliyor olması her ne kadar kaptanın dümenine güç katıyor gibi gözükse de yaratılan bu korku atmosferi gemide kaptandan başka kimseyi bırakmadığında yani gemi su almaya başladığında bütün anlamını yitirerek okyanusun karanlığında hapsolur.

Yukarıda ismen belirttiğim kaptanlarda, dümenleriyle birlikte okyanusun karanlığına hapsolmadılar mı? Peki sonu belli olan ‘bu’ yolculuğun, günün sonunda kime ne faydası var?

Bu yolculuğun aslında en önemli unsuru olan yolcularına neler düşmektedir ? Tarihten ders çıkarırsak bu soruların cevabını bulmamız oldukça kolay.

 

Sırf kaptanın dümenine karşı geldiği için gemiden atılan ‘o’ yolcuya sahip çıkılırsa, her bir birey ‘öteki’ olan için de hayatın anlamlı olduğunun farkına varırsa ve hep birlikte mücadele verebilirse yani ‘ötekileştirilene’ sahip çıkabilirse güven tesis edilebilir. Bu durumun bilincinde olmak ve ‘erdemli’ olanı tercih edebilmek çok büyük bir maharettir. Tarih sahnesinde de herkese nasip olmamıştır. Doğal olarak bu beklentiyi her bir yolcuya vermek bir noktada makul bir yaklaşım da olmayabilir. Ama günümüzün ‘aydınları’ olduğu gibi bu yolculuklarında tecrübelileri yani ‘yetişkinleri’ mevcuttur. Yetişkinlere dair olan beklentiyi ise Platon’un veciz cümlelerindeki derinlikte aramak gerek;

 

“ Karanlıktan korkan bir çocuğu kolayca bağışlayabiliriz; gerçek trajedi ise aydınlıktan korkan yetişkinlerdir.”

 

Yaşadığımız coğrafyada ‘yetişkinlerin’ nadide çiçekler gibi oluşu, ender türler gibi yok oluşu ise bugün geldiğimiz noktanın da en hazin tablolarındandır. Kaptanın kancasına maruz kalan yetişkinlerimizin savundukları değerler olan adalet, eğitim,  barış, uzlaşı, çok kültürlülük ve de insanı anlamlı kılan sevgiye daha çok anlam katıp tüm bunlar için daha çok çalışmalı ve bu değerleri özümsemeliyiz.

 

Özetle korku: İnsana dair olan evreni şekillendiren, kimi zaman hayatta kalmasını sağlarken kimi zaman ise insanı köleleştiren, değerlerini ve bilincini hapseden bir olgudur. Korkunun temeldeki sahibi bilinmezlik ve belirsizlik olagelmiştir. Ta ki belirsizlikleri ‘belirleyen’ kaptanlara korkunun dizginleri bırakana kadar…

 

Kaynakça

• Bahadır Kaynak, Travmaların Gölgesinde Politik Psikoloji, Korkunun Diplomasisi: Kominizm ve İslami Terör Korkuları Üzerinden Toplumsal Rızanın Sağlanması, sy.197 

• Mete Tunçay, Aristoteles, Politika ( İstanbul : Remzi Yayınevi, 1975). Sy 127-129

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır