02 Aralık 2021


Hedefi Belli Olmayan Gemiye Hiçbir Rüzgâr Fayda Etmez!



Serhat Şabap

A- A+

Rotası belli olmayan bir geminin akıbetini amansız akıntılar belirler. Akıntıların yönünün değişmesinin doğal bir yansıması olarak da gemi sert savrulmalar karşısında tahrip olur.

Tam da Türkiye’nin Dış Politika’ da ‘maruz’ kaldığı gibi.

Uzun bir süredir iç politikada yaşanan anti-demokratik değişimin ve istikrarsız siyasi yapılanmaların bir tezahürü olarak cereyan eden hadiseler, dış politikayı kaygan bir zemin üzerinde şekillendirmektedir.

Son yıllarda dış politikanın güvenlik ekseninde yönetildiğini dikkate aldığımızda telaffuz edilen ‘çok yönlü vizyonun’ havada kaldığını daha iyi görebilmekteyiz. Uluslararası ilişkileri; asker, mühimmat ve operasyondan ibaret görenlerin de zamanın ruhuna uygun ve de yarına dair bir paradigmalarının olmadığını rahatlıkla belirtebiliriz.

21. yüzyılın gereksinimlerini nazara aldığımızda, bölgesinde etkin ve belirleyici olma tahayyülünde olan bir ülkenin, aktör olmanın gereği olan yumuşak güç unsurlarını, politik stratejisine entegre etmesi zorunludur. Aksi halde çok boyutlu ve sürdürülebilir bir perspektif sunulabilmesi mümkün değildir.

Nitekim, Türkiye’nin bir dönem yakın coğrafyasındaki etki alanını askeri güç unsurlarıyla değil, demokratik bir Müslüman ülke modeliyle inşa ettiğini ve bunda başarılı olduğunu da gördük. Ancak son yıllarda dış politikada yaşanan dönüşümün ileriye doğru olmadığını bilakis çağ dışı ve bölge gerçekleriyle uyuşmayan yöntemlerle birlikte geriye doğru gittiğine dikkat çekmek istiyorum.

Bir süredir iki büyük güç (ABD-Rusya) arasında yürütülmeye çalışan ‘diplomatik’ sürecin de eskimiş bir politika olduğunu göz önünde bulundurduğumuz takdirde bu durumun Ankara’da ifade edildiği üzere ‘Sarkaç Diplomasisi’ olmadığı, belirsizliklerin ve öngörülmezliğin merkezde olduğu muğlak bir diplomasi olduğu açıktır.

Adı gibi belirsizlikler barındıran kavramı şu güzel örnekle izah edelim:

Heredot’un Tarih’inde Lidya kralı Krezüs ile ünlü kâhinin küçük bir hikayesi var. Krezüs, Pers İmparatorluğu’na savaş açmadan önce kâhine gidip sonucun ne olacağını sorar. Kâhin ise saldırıyı gerçekleştirmesi durumunda çok güçlü bir krallığı yok edeceğini söyler. Krezüs savaş açar ve yenilir. Sonrasında ise kâhinden hesap sormaya gelir ve ona neden yalan söylediğini sorar. Bu noktada kâhinin cevabı şudur: ‘Ben sana saldırırsan çok güçlü bir krallığı yok edeceğini söyledim ve bu senin kendi krallığındı.’[1]

Ankara’da da birtakım kahinlerin, sihirli sözcüklerle şaşalı vizyonlar sunduğu şu günlerde, sağduyu temelinde kurumların ön plana çıkarıldığı diplomatik teamüllerin esas alındığı bir vizyona çok ihtiyacımız var.

Başta Suriye meselesi olmak üzere komşularımızla ilişkilerimizi bölge gerçekliğine uygun bir vizyon ile yeniden yapılandırmamız gerekmektedir. Esad’ın diktatörlüğünü görmezden gelmekten bahsetmiyorum, bunula birlikte ilişkilerin rasyonel bir zeminde yeniden inşasını ise kaçınılmaz buluyorum.

Bu noktada bir dönem ABD’nin Suriye projesinde rol alan Ürdün’ün takip ettiği stratejinin daha makul olduğuna inanıyorum.

Bilindiği üzere Ürdün, Obama’nın ‘Eğit Donatla Esad rejiminin yıkılması’ projesine el kaldıran ilk ülke olmuştu. Talebinin bir karşılığı olarak da Suriye krizinin verdiği zarardan nasibini alan ülkelerden biriydi.

Gelinen nokta itibariyle ise Kral Hüseyin pragmatist bir dönüş ile birlikte Şam’la normalleşme yolunda önemli adımlar attı. Sınırlar açıldı ve Ürdün-Suriye uçuşları başladı. Artık mültecilerin geri dönüşü bile konuşuluyor.

Ermenistan meselesine gelince, samimi açılımların cesaretle gerçekleştirilmesi gerektiğine inanlardanım. Bu noktada siyasete de büyük bir görev düşmektedir. İçerideki Ermeni nefretini bitirmeden, dışarıda sağlıklı bir müzakare zemini oluşturulamaz.

Yunanistan ile her geçen gün artan gerginlik, birbiri ardına ilan edilen Navtexler, karşılıklı silahlanma yarışı ve tacizlerin ise sükûnetle kontrol altına alınması çok önemli.

Mısır’la ilişkilere gelince yeniden normalleştirilmesi için bugünlerde birtakım açılımlar gerçekleştiriliyor. Geriye dönüp baktığımız da arada kaybolan yılların, Doğu Akdeniz’deki egemenlik haklarımıza verdiği zararı ve Mısır-Yunanistan yakınlaşmasını doğru okumamız gerekmektedir.

Bunun için öncelikle yapmamız gereken, dış politikayı ideolojik bakıştan arındırmak ve ilkeler göz ardı edilmeden pragmatik çerçevede rasyonel politikalar oluşturmaktır.

Türkiye’nin güvenliğinin Libya’dan, Afganistan’dan, Kafkaslardan, ziyade; gençlerin zihinlerindeki fikri özgürlükten geçtiğinin altını çizmek istiyorum.

Özetle Türkiye’nin dış politikadaki temel prensiplerinin, hedeflerinin ve rotasının yeniden açık ve net olması gerekmektedir.

Aksi takdirde içeride adaleti tesis edemeyenlerin dışarıda daha adil bir dünya talebi, önümüzdeki yıllarda da karşılık bulmayacaktır.

 

 

[1] Zabun,Ferhat, İki süper güç arasında stratejik muğlaklık olur mu?, https://www.politikyol.com/iki-super-guc-arasinda-stratejik-muglaklik-olur-mu/, (Erişim Tarihi: 09.10.2021)

 

Yorumlar (0)



Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır